The Boys beşinci sezonunun beşinci bölümü, kurgu masasından çıkmış en dağınık parçalardan biri olarak hafızamıza kazınacak gibi görünüyor. Bölümün doğrusal olmayan yapısı ve farklı karakterlerin perspektiflerinden süzülen günlük hikâyeler bütünü, kağıt üzerinde yenilikçi bir deneme gibi dursa da uygulama aşamasında ciddi bir ritim bozukluğuna yol açmış.

💥
Yazı, The Boys'a dair spoiler içeriyor.

Bu bölümdeki tuhaf deneme sonucunda sahneler arasındaki geçişlerin organik bir bağ kurmaktan ziyade, zorlama bir kolaj hissi yarattığını söyleyebilirim. Bazı anlar duygusal olarak sizi yakalamayı başarırken, diğerleri maalesef genel yapıyı dengesizleştiren ve izleyiciyi yoran birer dolgu malzemesi görevi görüyor. Yine de bu karmaşanın ortasında karakterlerden birinin hikâyesinin gerçekten sarsıcı bir derinliğe sahip olduğunu görmek beni şaşırttı.

İlk olarak elindeki tek değerli şeyi, yani inancını ve kendisini gerçekten önemseyen son insanları güç uğruna satmak üzere olan Firecracker’ın trajedisine tanık oluyoruz. Hemen ardından, akıl hocasını The Deep'in o anlamsız ve küçük çaplı şiddetine kurban veren Black Noir’ın sessiz çöküşüne dönüyoruz. Bu iki karakterin dramatik ağırlığı tam yerini bulacakken, araya Terror’ın hem cinsel arzularını hem de çikolata tutkusunu içeren absürt bir bölümü giriyor. Tonlama o kadar sert değişiyor ki, ne hissetmemiz gerektiği konusunda yönetmenle bir kopukluk yaşıyoruz. Bir yanda varoluşsal sancılar, diğer yanda ise dizinin artık iyice bayatlayan "şok etme" odaklı mizah anlayışı çarpışıyor.

Ayna kırılıyor

Dünyanın en zeki insanı olduğu sürekli olarak altı çizilen Sister Sage’e gelince, bu bölümde Profesör Quirrell Ashley’yi manipüle etme ve bir dünya savaşı başlatma planlarını izliyoruz. Ancak zekice kurgulanmış bir stratejiden ziyade, senaryonun onun lehine büküldüğü bir "Tanrı kompleksi" var. Tutturmuşlar illa hepsi tanrı olacak...

“Tanrı’nın Elçisi”: ‘The Boys 5. Sezon 4. Bölüm’ İncelemesi
Bir yanda mutlak güce tırmanan ‘Homelander’ın korku imparatorluğu, diğer yanda kendi iç hesaplaşmalarıyla boğuşan bizimkiler için yolun sonu hiç olmadığı kadar karanlık görünüyor.

Eğer dünyanın en parlak zekasının sunabileceği en iyi plan buysa, düşük IQ'lu bir hayat sürmenin çok daha huzurlu olduğuna ikna oldum ben. Karakterin dehası, seyirciye gösterilmekten ziyade sadece söyleniyor; bu da önümüzdeki anlatıda yapılan en büyük hatalardan biri. Sage’in manipülasyonları artık zekice bir satranç hamlesinden çok, ucuz birer kurgu oyuncağına dönüşmüş durumda.

Nihayet, Soldier Boy'un o ele geçmez V1 dozunu arama macerasına odaklanan perspektife geçiyoruz. Stan Edgar'ı tehdit etmesi, Homelander ile ona önemli bir ipucu veriyor: Bay Marathon. Supernatural’dan tanıdığımız Jared Padalecki’nin bu rolde karşımıza çıkması, Eric Kripke’nin nostalji damarını ne kadar zorladığının açık bir kanıtı. Bir de Castiel sürprizi var ki değmeyin keyfime. Gerçekten değmeyin, zaten iki dakikalığına geleceklerini bilsem hiç keyiflenmezdim... Baba oğul, V1’in izini sürmek için Marathon’un malikanesine gidiyor. Ancak karşımızda keyif verici madde, geçmişe duyulan özlem ve gerçekleşmemiş hayallerden başka bir şeyi olmayan bir figür var. Misha Collins’in canlandırdığı gazlı dostu Malchemical ile birlikte Marathon, Homelander’ı öldürüp yeni tanrılar olarak hüküm sürme planını açıkladığında, dizi bir anlığına dikkati gerçekten üzerine topluyor.

Supernatural çıkmazı

Aniden tuhaf bir babalık içgüdüsüyle hareket etmeye başlayan Soldier Boy, bu plana inanmıyor ve beklenen katliam başlıyor. Supernatural’ın 15 sezonunu severek bitirmiş biri olarak, Padalecki ve Collins’in Jensen Ackles ile aynı karede olması benim için çok önemliydi. Fakat bu cameolar, dizinin yapımcısı olan Seth Rogen'ın o meşhur This Is the End ekibini hatırlatan gereksiz konuk yağmuru altında eziliyor.

Karakter sarsıntıları

Soldier Boy’un Homelander’a karşı duyduğu çelişkili duygular ise inandırıcılık sınırlarını zorluyor. Bir an ona işkence etmekten sadistçe bir zevk alırken, bir sonraki an bu adam için garip, açıklanamaz bir sevgi kırıntısı gösteriyor. Kendi torununu "yan hasar" olarak gören bir adamın, Homelander’ın çılgınca planlarını bir anda desteklemesi, karakterin tutarlılığına vurulan büyük bir darbe bence. Soldier Boy burada gerçekten kendi çıkarlarını mı gözetiyor, yoksa senaristler o anki aksiyon için karakterin özünü mü kurban ediyor? Eğer ikincisiyse, bu durum dizinin drama kanalı açısından alarm verici bir işaret.

Başlangıçta bahsettiğimiz o sürükleyici hikâye ise sonuna geldiğimizde görüyoruz ki sadece Firecracker’a aitti. İnsanları memnun etme arzusuyla yanıp tutuşan ve bu uğurda benliğini hiçe sayan bir figür olarak Firecracker, dizinin en trajik karakterlerinden birine dönüştü. Yaptıklarını savunmak elbette mümkün değil, o da tam anlamıyla berbat biri. Ancak Vought’un propaganda makinesinde bir dişli olmanın getirdiği o erozyonu izlemek gerçekten üzücüydü. Bir zamanlar iyi niyetleri olan birinin, faşist bir söylem altında boğulduğunu görmek, günümüz dünyasındaki toplumsal kırılmaları hatırlatıyor. Belki de bu yüzden, onun hikâyesi diğer tüm gürültünün arasından sıyrılıp kalbe dokunabiliyor.

Propaganda ve trajedi

Ashley bu sezon kendi çapında bir arınma ya da kurtuluş yolu bulabilirken, Firecracker çoktan geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Onun trajedisi de yıldızını bir kara deliğe bağlayıp o deliğin içinde yok olmayı seçmesinde yatıyor. Bölümün sonundaki çarpıcı an, muhtemelen hafızalarımızdan bir süre silinmeyecek. Unutulmaya mahkum bir figür için aslında oldukça görkemli ve yerinde bir son tasarlanmış. Ama inanın onun için bile biraz fazla vahşi bir son.

Dizinin geneline yayılan Black Noir ve The Deep çekişmesi ise artık şaşırtma etkisini kaybetti. Eskiden bu sahneler sistem eleştirisinin bir parçasıyken, şimdi sadece bölümün süresini tamamlayan rutin şiddet gösterilerine dönüştü. Karakterlerin motivasyonları netleşmek yerine bulanıklaşıyor; bu da seyirci olarak bizim onlarla kurduğumuz bağı zayıflatıyor. Bu karakterlerin hâlâ gidecek bir yeri var mı, yoksa sadece aynı çemberin içinde dönüp duruyor muyuz?

Hicivden klişeye

Genel olarak bakıldığında, The Boys’un bu bölümü haftadan haftaya değişen duygularımızın bir özeti gibi. Bir yanda harika görsel seçimler ve derinlikli karakter analizleri (Firecracker gibi), diğer yanda ise artık eskimiş komedi unsurları ve tutarsız karakter yazımları. Dizinin o eski keskin yanı, yerini daha "güvenli" ve gürültülü bir popüler kültür ürününe bırakıyor. Bu dönüşüm insanı hem sinirlendiriyor hem de bir zamanlar hayranlıkla izlediğimiz bir projenin bu noktaya evrilmesi karşısında üzüyor.

Ama sonuç olarak, Soldier Boy’un belirsizliği, konuk yoğunluğu ve Firecracker’ın ölümüyle akılda kalacak bir bölümdü. Kendi adıma, dizinin finaline doğru giderken bu dağınıklığın toparlanmasını umuyorum. Eskiden her sahnesiyle bir şeyler söyleyen yapım, artık sadece gürültü çıkarmayı tercih ediyor.

Paylaş