Daha önce sayısız kez vücut bulan fakat Jon Bernthal'ın versiyonuyla ciddi anlamda bir hayran kitlesi edinen Frank Castle’ın Daredevil: Born Again’in ikinci sezonundaki yokluğu, dizinin ritminde hissedilir bir boşluk yaratmıştı. Castle’ın o vahşi ama insani dokunuşu olmadan, hikayenin bazı damarları eksik kalmış gibiydi. Ancak The Punisher: One Last Kill, bu yokluğun tesadüf olmadığını ve karakterin çok daha odaklanmış bir geri dönüş için dinlendirildiğini kanıtlıyor. Marvel'ın bu özel sunumu, Frank’i geniş evrenin gürültüsünden koparıp, ait olduğu o karanlık ve dar sokaklara geri bırakıyor.

Filmin mutfağındaki isimler, beklentiyi yükselten en önemli unsurların başında geliyor. Bernthal’ın daha önce We Own This City ve King Richard gibi projelerde birlikte çalıştığı Reinaldo Marcus Green ile yeniden bir araya gelmesi, yapıma alışılmışın dışında bir ciddiyet katmış. Green’in yönetmen koltuğunda oturması ve senaryoya doğrudan katkı sağlaması, Marvel projelerinde sıkça rastladığımız o "formülsel" havayı dağıtıp yerine daha organik ve kirli bir sinematografi koymuş. Karşımızda sadece bir kahraman hikayesi değil, ayakları yere basan bir suç draması var.
Bağımsızlığın getirdiği anlatı

One Last Kill, şükür ki MCU’nun son yıllarda içine düştüğü karmaşık süreklilik ağından neredeyse bağımsız konumlanan bir hikaye. Her ne kadar kronolojik olarak Frank’in New York’taki kaçışından sonrasına odaklansa da, izleyiciyi önceki on diziyi veya filmi izlemeye zorlamıyor. Bu durum, hikayeye bir tür ferahlık kazandırmış; karakterin sırtındaki "evreni kurtarma" veya "bağlantı kurma" yükü atılmış. Frank Castle, sadece kendi içindeki fırtınayla ve karşısındaki somut düşmanlarla mücadele ediyor. Ama bence Frank'i hiç tanımayanlar için, Spider-Man: Brand New Day öncesinde kısa bir biyografi görevi de görüyor.

Karakterin bu kısa filmdeki psikolojik durumu, aslında Netflix döneminden aşina olduğumuz "emekliliğin eşiğindeki savaşçı" portresini devam ettiriyor. Frank, her seferinde silahı bırakmaya yaklaşıyor gibi görünse de, ailesinin kaybından doğan o devasa boşluk onu her daim şiddetin merkezine geri çekiyor. Bu yapımda da yeni bir karakter yorumundan ziyade, var olanın derinleştirildiğini görüyoruz. Frank Castle, on yılı aşkın süredir devam eden yas sürecinde hala tünelin ucundaki o ışığı arıyor ama bulduğu tek şey barut kokusu oluyor.

Dar alan, yüksek gerilim

Yaklaşık 45 dakikalık süre, belki de anlatının en büyük gücü haline gelmiş. Netflix dizilerinde sıkça eleştirilen "hikayeyi yayma" ve "gereksiz yan olaylar" bu yapımda tamamen arındırılmış. Frank’in bir sığınakta saatlerce düşüncelere daldığı o durağan sahneler yerine, her dakikanın bir amaca hizmet ettiği yoğun bir tempo var. Patlamalardan önceki o kısa sessizlikler bile, izleyiciyi bir sonraki hamleye hazırlayan gergin bir bekleyişe dönüşüyor.

Aksiyonun koreografisine baktığımızda Reinaldo Marcus Green’in dokunuşu net bir şekilde hissediliyor. Sanki The Raid’in o klostrofobik apartman çatışmaları ile John Wick’in taktiksel ustalığı arasında bir denge kurulmuş. Frank’in mühimmatını idareli kullanışı, düşmanlarından silah toplayışı ve her hamlesindeki profesyonellik, bir "oyun" estetiğiyle birleşmiş ve aynı zamanda durumu mantık çerçevesine oturtabilmenin de açıklaması olmuş. Ve tüm bu detaylar, gerçeklik duygusu zedelemiyor; aksine Frank’in hayatta kalma içgüdüsünü ve savaş alanındaki tecrübesini daha görünür kılıyor.
Karakterle bütün olmak

Bernthal, Frank Castle rolünü oynamak yerine, kendi içindeki bir parçayı izleyicisiyle paylaşıyor hatta bu karakterin acısını fiziksel bir yük olarak üzerinde taşıyor. İlk yarıda sergilediği o yoğun paranoya ve içsel çöküş, herhangi bir diyaloga ihtiyaç duymadan izleyiciye geçiyor. Yapımda rol çalan herhangi bir yan oyuncu olmamasının en büyük nedeni de bu sanırım. Frank ve acıları yetiyor da artıyor bile. Kendisinin ağzı açık bıraktıran performansı olmasaydı, bu kadar dar kapsamlı bir hikaye bu denli etkileyici olamazdı diye düşünüyorum. Karakterin hem bir canavar hem de yas tutan bir baba olduğu gerçeğini aynı bakışta birleştirebilen çok fazla aktör olabileceğini sanmıyorum.

Yardımcı oyuncu kadrosu, Frank’in bu devasa performansının yanında gölgede kalsa da yine de işlevsel roller var. Jason R. Moore’un Curtis karakteriyle geri dönmesi, Frank’in insanlıkla olan son bağını temsil etmesi açısından değerli. Judith Light ise kısa süreli ama oldukça etkili sahneleriyle hikayeye bir ağırlık katıyor. Ancak Light’ın karakterinin finale doğru biraz unutulmuş hissettirmesi, bu kadar kısa süreli bir yapımda kaçınılmaz olan o "odak kayması" sorununu biraz hissettirmiş. Bir isim daha var ki, Frank'in de bizim de gönlümüzde yara...
Çizgi roman soğukluğu

MCU’nun Frank Castle yorumu, çizgi roman severler arasında her zaman tartışma konusu olmuştur. Garth Ennis’in kaleme aldığı o soğuk, duygusuz ve adeta yürüyen bir ölüm makinesi olan Castle ile Bernthal’ın daha insani, daha öfkeli ve daha duygusal Castle’ı arasında belirgin farklar var. Ekrandaki Frank, neden bu yolda olduğunu kendine ve çevresine sürekli hatırlatma ihtiyacı duyuyor. Belki de onu bu yüzden çok seviyoruz.

Yine de bu vizyonun kendi içinde bir tutarlılığı var ve One Last Kill bu tutarlılığı zirveye taşıyor. Karakterin "görev" bilincinden çok "intikam" ve "arınma" peşinde koşması, genel izleyici kitlesi için daha bağ kurulabilir bir zemin hazırlıyor. Belki bazı çizgi roman sadıkları o granit gibi sert ve duygusuz Frank’i özleyebilir; ancak Bernthal’ın sunduğu bu kanlı ve terli performansın sinematik gücünü inkar etmek mümkün değil.
Temiz, sert ve gerekli

Punisher: One Last Kill, Marvel’ın büyük bütçeli ve karmaşık yapımları arasında bazen asıl odak noktasını, yani karakterin ruhunu unuttuğu gerçeğine bir yanıt niteliğinde. Gereksiz yan karakterlerden, zorlama evren bağlantılarından ve süslü cümlelerden arınmış bu film, bir süper kahraman hikayesi içerisinde izlemeyi özlediğimiz, dürüst bir iş.

Karşımızda aksiyonun sadece görsel bir şov değil, karakterin ruh halinin bir yansıması olduğu başarılı bir özel sunum var. 45 dakikanın sonunda akıllarda kalan şey sadece dökülen kan değil, Frank’in o bitmek bilmeyen yorgunluğu oluyor. Gereksiz ayrıntıları ortadan kaldırıp hayranların özlediği şeyi sunmayı başaran bu formatı diğer sokak seviyesi kahramanlarımız için de diliyorum. Ve tabii ki Frank'i tekrar kendi projelerinde görmek dileğiyle.




Yorumlar