Beş yıldır her sezonunu heyecanla, bazen de öfkeyle beklediğimiz The Boys’a veda ederken, içimde büyüyen o daralma hissini saklamak istemiyorum. Sanırım zaten şimdiye kadarki incelemelerin hiçbirinde de saklamadım...

🦈
Yazı, The Boys dizisine dair spoiler içerecek.

Küresel bir tehdidi ve aslına bakarsanız başından beri kontrolsüz bir gücün dünyayı ele geçirme planlarını anlatan bu devasa yapımın, finalinde neden bu kadar küçük setlere, adeta klimalı odalarda iki-üç karakterin dertleştiği sahnelere sıkıştığını anlamak canımı sıkıyor. İlk bölümdeki Özgürlük Kampı haricinde, koskoca final sezonunun bütçe kısıntılarıyla boğuşan bir tiyatro oyunu gibi hissettirmesi, maceranın başından beri burada olan bir izleyici olarak beni kırdı. Prime Video’nun bu ses getiren dizinin büyük finali için yeterli para harcayabileceğini umuyordum; ancak son bölümü bitirdiğimde yapımcıların yaratıcı bir yorgunlukla mı yoksa maddi bir ambargoyla mı yalnız bırakıldığı sorusu kafamda yankılanmadı diyemeyeceğim.

Yine de bölümün Frenchie için düzenlenen samimi ve hüzünlü cenazesiyle açılması, karakterlerle kurduğumuz bağı anımsatan çok doğru bir hamleydi. Kimiko’nun yaşadığı üzeri kapalı ve derin yasın, yeni kazandığı göğüs patlaması gücünü kilitleyen psikolojik bir duvara dönüşmesini izlemek içimi burktu ama yine de tarif ediliş bakımından akıllardan çıkmayacak bir andı. Kimiko’nun bu patlamayla Sage’in yeteneklerini elinden alması, sadece fiziksel bir zafer değil, sezon boyu bizi yoran karakterin entelektüel kibirlenmesinin de duygusal bir çöküşüydü.

Kalbin öfkeye karşı zaferi

Kimiko'nun kaçmaya çalışırken kaybettiği sevgilisinin hayalini gördüğü o an, her ne kadar sert ve alaycı bir evrende yaşasak da hiç şüphesiz içimizi eriten bir andı. Frenchie’nin ona asıl gücünün öfkesi değil, o kocaman, sevgi dolu kalbi olduğunu fısıldaması, The Boys standartlarının dışında bir naiflik taşıyor. Ancak dürüst olayım, bu karakterleri o kadar benimsedim ki, onlara sunulan bu insani alanı ve duygusal derinliği çok sevdim. Karakterlerin intikam hırsından arınıp geride kalanların sevgisiyle kendilerini tanımlaması, bu vahşi yolculuğun sonunda ciddi anlamda izleyicisine de derin bir nefes aldırdı.

Madalyonun diğer yüzünde ise Homelander’ın, Marvel’ın o meşhur boş sandalye geri sayımlarına zekice göz kırpan Paskalya duyurusuyla "evreni yeniden başlatma" hezeyanını izledik. Bu büyük ulusa sesleniş öncesinde bizim ekibin Beyaz Saray’a sızma planı, ne yazık ki yıllardır izlediğimiz o tanıdık acemilikle doğrudan bir tuzağa dönüştü. Tam her şey bitti derken, köşeye sıkışmış ve artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan Ashley’nin çaresiz müdahalesiyle kurtulmaları, yine iç rahatlatan bir andı. Ashley’nin beş sezonluk ezilmişliğinden sıyrılıp ekibe kaçış kapısı açması, ona duyulan saygıyı da artırdı haliyle.

Geçmiş travmalar ve hesaplaşmanın soğuk yüzü

Ekibin kendi yollarına dağılmasının ardından gelen infaz sahneleri ise bana kalırsa aceleci ve tembelce uygulanış biçimlere sahne oldu. MM ve Hughie’nin Oh-Father’ı basit bir top ağzı tıkacıyla etkisiz hale getirmesi ya da Starlight’ın The Deep’i öfkeli bir okyanusa fırlatarak cezalandırması, açık konuşayım bende o eski şoke edici etkiyi yaratmadı. Bu karakterlerin ölümünün epik birer doruk noktası olmak yerine, sadece bir senaryo kontrol listesini tamamlama telaşı gibi hissettirmesi, onca yıllık sadık bir izleyici olarak biraz sönük bir vedayla baş başa bıraktı.

Asıl can alıcı kırılma, Homelander’ın canlı yayındaki o kibirli konuşmasında "Baba" kelimesine toslayıp psikolojik olarak çocukluğuna, o derin yalnızlığına dönmesiyle yaşanıyor. Ryan’dan aldığı ağır reddedilme yarasının üzerine binen bu travma, onu Oval Ofis’te Butcher, Kimiko ve cesur Ryan ile karşı karşıya getiriyor. Kimiko’nun Frenchie’den aldığı o içsel güçle üç süper kahramanı birden etkisiz hale getiren o devasa patlaması, sahnedeki tüm dengeleri değiştirdi. Dünya televizyonları bu anı şaşkınlıkla izlerken, Butcher’ın tüm güçlerini kaybetmiş, çaresiz bir çocuk gibi kalan Homelander’ı vahşice öldürmesi, yıllardır beklediğimiz o büyük adaleti nihayet önüme serdi. Adalet her zaman beklendiği şekillerde tecelli edemiyor işte.

Büyük yıkım ve içimizdeki boşluk

Peki, bunca yıllık bekleyişin ardından Homelander’ın ölümü gerçekten tatmin etti mi? Sahne onun doğasına uygun şekilde yeterince iğrenç ve vahşiydi, orası kesin; fakat bu noktaya gelene kadar karakterin "tanrıcılık" oyunlarından o kadar yorulmuştuk ki, ölümü büyük bir zafer çığlığından ziyade buruk bir hafifleme gibi hissettirdi. Anlatı bizi o kadar yıpratmıştı ki, onun yok oluşu terörize ettiği o kurgusal dünya için olduğu kadar, ekran başında onunla büyüyen bizler için de sadece bitmesi gereken bir kabusun sonuydu. Hatta dizinin bir önceki sezonda bitmesi daha sağlıklı bir karar olacakmış gibi bir düşünce belirdi bir an.

Kötünün fiziksel olarak ölmesi, onun arkasında bıraktığı o zehirli mirası ve kurumsallaşmış faşizmi bir anda yok etmeye yetmiyor; dizinin en bağ kurabildiğim, en olgun gözlemi de tam buradaydı. Butcher’ın kısa süreli intikam sarhoşluğu geçtikten sonra hissettiği o muazzam boşluk duygusunu ben de onunla birlikte derinden hissettim. Tıpkı bizim gibi, Butcher da Homelander’ın cansız bedenine bakarken içsel bir doyum değil, koca bir hiçlik yaşıyordu. Homelander, bu ülkenin özgürlüklerini elinden almak için güçlü ve karizmatik tek bir zorbanın yettiğini ve arkasından gelecek tüm karanlık liderlere yolu açtığını kanıtlayarak gitmişti.

Son tercihler ve vedalar

Dizi bu ağır sosyolojik yükün üzerinde bizi fazla hırpalamadan, hızlı adımlarla karakterlerin son duraklarına doğru vites artırıyor. Planın tüm suçunu üstlenip hemen görevden alınan Ashley’nin ardından, Ryan’ın Butcher’ın o geç kalmış aile olma teklifini reddetmesi içimi bir kez daha burktu. Sadık dostu köpek Terror’ın uykusunda sessizce ölmesiyle (bölümün en üzücü anı) iyice yalnızlaşan Butcher, Homelander’ın ölümünün Vought canavarlarını durdurmaya yetmeyeceği gerçeğiyle yüzleşti. Virüsü şirketin merkezindeki fıskiye sistemine vererek kitlesel bir kıyıma girişmek istediğinde, onu durdurabilecek tek bağın yine Hughie olması anlatının kalbini oluşturuyordu.

Hughie’nin bu güne kadarki saf ve insani duruşu, Butcher’ı hayatının en karanlık eşiğinden döndürmeyi başardı ve Butcher, canından çok sevdiği bu çocukla barışarak tek bir kurşun yarasıyla sessizce ölüme yürüdü. Diğer herkes için çizilen mutlu son sekansları ise şaşırtıcı derecede sakin, adeta bir fırtınanın ardından gelen o sakin esinti gibiydi. Ryan’ın MM ile yeni bir hayata yürümesi, Kimiko’nun Frenchie’nin anısını kalbinde taşıyarak Fransa’ya gitmesi ve Hughie ile Annie’nin kurdukları yeni yuvada doğacak kızlarına Hughie’nin ölen eski sevgilisinin adını vermesi, ufak bir tuhaflık barındırsa da iç rahatlatan cinstendi. Soldier Boy ve Gen V ekibinin hayatta kalması hikayenin bitmediğini fısıldasa da bu aceleci vedalar sezonun o yorucu temposunu tamamen unutturmaya yetmiyor.

Bir dönemin kapanışı

Artık bu uzun yolculuğun sonuna gelmişken, bize bunca yıl harika anlar yaşatan The Boys’a veda ederken perde arkasındaki o yorgunluk ve klişelere sığınma kolaycılığı hissedilse de bu evrenle kurduğum o güçlü bağ, ona kızmamı engelliyor. Ekranlarda bir çağı kapatan bu çılgınlığın tükenerek mi bittiği yoksa zirvede mi kaldığı sorusunun cevabını, zaman ve benim gibi bu karakterleri gerçekten özleyecek olan siz sevgili okurlar verecek.

Paylaş