Netflix’in belgesel dizileri kategorisinde kütüphanesine en son eklenenlerden biri olan Should I Marry A Murderer?, izleyicisini bir cinayetin detaylarıyla değil, aynı zamanda adaletin ve güvenin nasıl paramparça edilebileceğiyle de yüzleştiriyor.

🔪
Yazı, Bir Katille Evlenilir Mi? yapımına dair spoiler içermeyecek.

Gerçek suç yapımlarının genellikle katilin zihnine odaklandığı bir dönemde, bu dizi rotayı bambaşka bir yere, hayatta kalan ve doğru olanı yapmak için kendi hayatını hiçe sayan bir kadının hikayesine çeviriyor. Caroline Muirhead’in yaşadıkları bir kadının gücünün sınırlarını gösterirken, aynı zamanda modern toplumun ve hukuk sisteminin kadın kurbanlara karşı sergilediği o tanıdık ama her seferinde yeni bir öfke uyandıran soğukluğunu da gözler önüne seriyor. Bu yapım, izleyiciyi "Ben olsam ne yapardım?" sorusundan ziyade "Sistem neden bu kadar kör?" sorusuna sürüklüyor.

Hikayenin başlangıcı, her ne kadar trajik bir sona çıkacak olsa da, aslında hepimizin aşina olduğu o insani arayışla ilgili: Sevgi ve sığınacak güvenli bir liman. Patolog Caroline Muirhead, 29 yaşında İskoç bir çiftçi olan Sandy McKellar ile tanıştığında, sadece kötü bir ilişkinin izlerini silmek ve huzurlu bir hayat kurmak istiyordu. Sandy, başlangıçta Caroline için tüm dertlerinden uzaklaşabileceği bir sığınak gibi görünüyordu. Hızla gelişen ve evlilik teklifiyle taçlanan bu ilişki, dışarıdan bakıldığında bir başarı öyküsü gibi duruyor. Ancak her gerçek suç hikayesinde olduğu gibi bu toz pembe tablonun altında, en yakınlarının bile fark etmekte zorlandığı karanlık bir sır pusuya yatmıştı.

Romantik bir başlangıcın yerini karanlık bir itiraf aldı

Nişanlılık sürecinin getirdiği heyecan, Sandy’nin yıllardır içinde taşıdığı o korkunç sırrı Caroline’a itiraf etmesiyle bir kabusa dönüştü. Sandy, üç yıl önce kardeşi Robert ile birlikte karıştığı bir kazada bir bisikletçiyi öldürdüğünü ve cesedi bir bataklığa gömdüğünü açıkladığında, sonunda o mutlu sonra ulaştığını düşünen Caroline’ın dünyası başına yıkıldı. Bu noktada yapım, sadece bir suçun itirafını değil, Caroline’ın o andan itibaren üstlendiği devasa ahlaki sorumluluğu işlemeye başlıyor. Sevdiği adamın bir katil olduğunu öğrenmek bir yıkımken, adaleti sağlamak adına o adamla aynı sofraya oturmaya devam etmek zorunda kalmak, kelimelerle tarif edilmesi güç bir psikolojik savaşın fitilini ateşliyor.

Caroline polise giderek doğru olanı yaptı; ancak bu karar onun için özgürlüğün değil, adeta bir hapis hayatının başlangıcı oldu. Polis, devasa arazide cesedi bulabilmek için Caroline’dan bir muhbir gibi çalışmasını, cesedin yerini tam olarak tespit etmesini istedi. Caroline, korkusuna rağmen o bataklığa gitti ve cesedin yerini bir enerji içeceği kutusuyla işaretleyerek polise altın tepside bir kanıt sundu. Ancak bu aşamadan sonra asıl trajedi, katilin işlediği suçtan ziyade polisin ve hukuk sisteminin Caroline’a karşı sergilediği tutumla şekillenmeye başladı. Kimliğinin gizli tutulacağı sözü verilmişti ama Caroline, sistemin çarkları arasında tek başına bırakılmak üzereydi.

Muhbirin psikolojik yükü

Dizinin en can alıcı ve izleyiciyi öfkeden delirtecek noktası, Caroline’ın katillerle aynı evde yaşamaya devam etmeye zorlandığı süreç. Polis, operasyonun sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi ve kanıtların toplanması için Caroline’dan bir süre daha bu tiyatroyu sürdürmesini istedi. Bir yanda nişanlısının ve onun it kopuk kardeşinin her an her şeyi fark edebileceği korkusu, diğer yanda ise polisin ona sağladığı yetersiz koruma... Caroline bu süreçte sadece bir tanık değil, polisin ücretsiz ve can güvenliği olmayan bir ajanı haline getirildi. Bu durumun kadının ruh sağlığı üzerinde yarattığı tahribat, alkol ve çeşitli maddelere sığınmak zorunda kalışı, belgeselde tüm çıplaklığıyla, süslemeden ve dramatize edilmeden sunuluyor.

Yapım süresince izlediğimiz görüntülerde, Caroline’ın yaşadığı stresin fiziksel yansımalarını görmek mümkün. Sürekli yeni bilgiler topluyor, ses kayıtları alıyor ve her saniye yakalanma korkusuyla yaşıyor. Ancak bu fedakarlığın karşılığında emniyet birimlerinden gördüğü muamele, tam bir hayal kırıklığı. Bir insanı, bir katille aynı çatı altında tutup ondan rasyonel kararlar vermesini beklemek, profesyonellikten ne kadar uzaksa, vicdani olarak da o kadar kabul edilemez.

Kurumsal ihmaller zinciri

İskoçya Cinayet ve Büyük Suçlar Birimi’nin eski başkanı David Green gibi figürlerin Caroline’a yaklaşımı, sistemin içindeki ürkütücü kibri temsil ediyor desek yeridir. Caroline’ın neden kaçmadığını sorgulayan, onun "zeki bir doktor" olduğunu vurgulayarak yaşadığı travmayı küçümseyen bu bakış, aslında birçok kadının neden adalete güvenmediğinin de kanıtı niteliğinde. Hipokrat yemini etmiş bir doktor olmanın, insanı eli kanlı bir katilin gazabından veya yaşadığı ağır travmadan koruduğunu sanmak, tam bir akıl tutulması. Belgesel, bu noktada bir suç incelemesinden çıkıp, toplumsal cinsiyet rollerinin ve kurumsal duyarsızlığın sert bir eleştirisine dönüşüyor.

Savunma avukatlarının Caroline’ın stres altındaki davranışlarını "sempati uyandırmayan" hareketler olarak nitelendirmesi, adaletin bazen ne kadar kör ve sağır olabildiğinin de bir başka örneği. Bir kadının hayatı pahasına sunduğu kanıtlarla dava çözülürken, aynı kadının yaşadığı korku nedeniyle dengesini kaybetmesinin ona karşı bir silah olarak kullanılması, davanın en trajik yanlarından biri. Sistem, Caroline’dan hem kahraman olmasını hem de bu süreçte hiç yara almamış gibi kusursuz davranmasını bekliyor. Oysa Caroline sadece bir insan; aşık olmuş, ihanete uğramış ve sonra da adaleti seçmiş yaralı bir insan.

"Mükemmel Mağdur" beklentisi ve gerçekler

Genellikle gerçek suç yapımlarında kurbanların "sessiz ve ölü" olması, onlara karşı duyulan sempatiyi artırır. Ancak Caroline gibi hayatta kalan, konuşan ve sistemin hatalarını yüzlerine vuran kadınlar, genellikle "zor" veya "sorunlu" olarak yaftalanır. Should I Marry A Murderer?, bu etiketi söküp atmak için önemli bir işlev görüyor. Caroline’ın maruz kaldığı mobbing, polisin operasyon sırasındaki dikkatsizlikleri ve sonrasındaki sahiplenmeyişi, izleyiciye bir kadının hayatının, bir davanın başarıyla sonuçlanması uğruna ne kadar kolay harcanabileceğini gösteriyor. Bu dizi, gerçek suç türünün o meşhur "merak" unsurunu, derin bir utanç ve sorgulama duygusuna bırakıyor.

Dünyada gerçekten inanılmaz kadınlar var ve Caroline Muirhead kesinlikle onlardan biri. Kendi güvenliğini, kariyerini ve ruh sağlığını, hiç tanımadığı bir kurbanın, Tony Parsons’ın adaleti bulması için feda etti. Bu, sadece bir cesaret örneği değil, aynı zamanda muazzam bir vicdan meselesi. Ancak belgeseli izlerken hissettiğimiz o yoğun öfkenin sebebi, bu cesaretin karşılığında aldığı şok edici ihmal ve aptallık. Kadınların, erkeklerin işlediği suçların yükünü çekmesi, onları örtbas etmeye veya çözmeye çalışırken kendi hayatlarından vazgeçmeleri, tarihin en eski ve en hüzünlü hikayelerinden biri olmaya devam ediyor.

Sonuç: vicdanın bedeli

Yazının başından beri anlatmaya çalıştığım bu hikaye, aslında bir kadının adalet arayışında nasıl yalnızlaştığının belgesi. Netflix, bu üç bölümlük diziyle bize bir cinayeti değil, bir sistemin çöküşünü izletiyor. Caroline Muirhead’in hikayesi, gerçek suç türüne meraklı olanlar için bir seyirlik olmanın çok ötesinde; bir kadının, kendisine ve hislerine rağmen doğru olanı yapma iradesinin ne kadar ağır bir bedeli olabileceğini gösteren bir uyarı levhası gibi. Temiz, yalın ve süsten uzak anlatımıyla bu yapım, izleyicinin kalbinde ve aklında derin bir iz bırakmayı başarıyor.

Paylaş