İşte buradayız. The Boys serüveninin sona ermesinden sadece bir adım uzakta. 5. sezonun 7. bölümü The Frenchman, the Female, and the Man Called Mother's Milk, final öncesi bir duraktan ziyade, izleyicinin üzerine çöken ağır bir kabus gibi.
Bölüm başladığı andan itibaren, Eric Kripke ve ekibinin bu kez elini hiç korkak alıştırmadığını, hikayeyi trajik bir sona hazırladığını hissediyoruz. Açık konuşmak gerekirse mutlu bir sonla biteceğini en başından beri düşünmediğim bu dizi, beni artık hiçbir şekilde şaşırtamıyor. Bir de Homelander’ın artık sadece bir süper kahraman ya da bir lider değil, Vought tarafından sunulan yeni bir dini ikon, "İsa’nın kardeşi", hatta bir "Tanrı" olarak pazarlanması, dizinin politik hicivden çıkıp bir teolojik endişeye dönüştüğünün kanıtı. Bu durum bir imaj çalışması olduğu da pek söylenemez, daha çok; kitlelerin nasıl bir kurtarıcıya aç olduğunu ve bu boşluğun saf kötülükle nasıl doldurulabileceğini gösteren, kan dondurucu bir gözlem diyebiliriz.

Homelander’ın kiliselerde yankılanan cringe klipleri, sahte kutsallıklarla kuşandırılması, karakterin narsizmini doruk noktasına çıkarıyor fakat artık bunun bile onu tatmin edemediğini düşünüyorum ben. Suratında asla silinmeyen bir memnuniyetsizlik var. Anthony Starr, her geçen sezon performansını bir kat daha ileri taşıyarak karakterin içindeki o sevilmeye muhtaç küçük çocukla, dünyayı yakmaya hazır narsisti aynı bedende ustaca barındırıyor. Bölümdeki kutsama sahneleri, sinematografik açıdan 1990’ların görkemli ve bir o kadar da karanlık estetiğini andıran bir dille kurgulanmış. Renk paletindeki o temiz beyazlar ve altın sarıları, alt metindeki çürümeyi gizlemek yerine daha da belirginleştiriyor ve sinematografik açıdan bile yerin dibine geçiyoruz... Bizler ekrana bakarken aslında bir kahramanı değil, sistem tarafından kutsanmış bir canavarın tahta çıkışını izliyoruz.
Şiddetin kutsallaştırılması

Butcher cephesinde ise işler çaresiz. V serumu yüzünden bedeni iflasın eşiğine gelen Billy, bu bölümde artık bir anti-kahraman olmaktan çıkıp, kendi yarattığı nefretin kurbanı haline dönüşmüş durumda. Ancak bölümün geneline yayılan karanlık atmosfer, Butcher’ın kurtuluşunun artık mümkün olmadığını yüzümüze vuruyor. Hughie ile ve gittikçe sertleşen diyaloğu, aslında dizinin başından beri savunduğu "kötülükle savaşırken kötüye dönüşme" temasının ta kendisi. Butcher, Homelander’ı devirmek için her şeyi feda etmeye hazır ama elinde feda edilecek sadece kendi ruhu kalmış.

Öte yandan ekibin geri kalanı Butcher’ın artık kontrol edilemez bir risk olduğunun farkına varıyor. Hughie’nin masumiyetini tamamen yitirmese de, artık doğru olanı yapmak yerine hayatta kalmak için gerekeni yapmak noktasına gelmesi, karakter gelişimi açısından takdire şayan bir tutarlılıkta ilerliyor. Starlight’ın ise bu dini propaganda karşısında kendi inancını ve sembolizmini sorgulaması, bölümün en güçlü felsefi kollarından olmuş. Bir zamanlar umut olarak bakılan karakterlerin, şimdi sadece enkaz toplayıcı haline gelmesi dizinin finaline doğru giderken izleyiciye hiçbir teselli vermeyeceğinin de en büyük işareti.
Sister Sage ve sistematik kaos yönetimi
Sister Sage, her zamanki sinir bozucu ve hayranlık uyandırıcı (!) zekasıyla arka plandaki ipleri çekmeye devam ediyor. Homelander’ın "mesih" projesinin arkasındaki asıl mimarın o olduğunu görmek, dizinin entelektüel derinliğini korumasına bir nebze yardımcı oluyor. Sage, insanların sadece güçlü birine değil, tapınacakları bir anlatıya ihtiyaç duyduklarını çok iyi biliyor. Bölüm boyunca yaptığı ufak müdahaleler aslında büyük bir toplumsal mühendisliğin parçası. Homelander’ın duygusal patlamalarını bile bir halkla ilişkiler başarısına dönüştürebilmesi, karakterin neden hala o masada oturduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Vought Stüdyoları’nın bir tapınağa dönüştürüldüğü sekanslar, medya eleştirisi açısından zirve noktası. Dizinin, yapay zeka tarafından üretilmiş "kutsal" görsellerle halkı manipüle etmesi, günümüz dünyasına yapılan sert bir gönderme niteliğinde. Aslına bakarsanız Sage’in "Gerçek, insanların neye inanmak istediğiyle ilgilidir" felsefesi, bölümün ana temasını oluşturuyor. Bu noktada dizi, sadece bir süper kahraman hikayesi olmaktan çıkıp, öğretici bir sosyoloji dersine dönüşüyor. İzleyici olarak karakterlerin fiziksel şiddetten ziyade bu sarsılmaz yalanlar ağı karşısında nasıl yenildiğini izlemek daha can yakıcı hale geliyor.
Duygusal vedalar ve karakterlerin gerçek sureti
Açık konuşmak gerekirse bölümün en etkisiz sahnesi ne yazık ki Frenchie'nin ölümüydü. Karakter dizinin başından beri oradaydı ve sondan bir önceki bölümde ölmesi teorik olarak büyük bir boşluk yaratmalıydı. Ancak Frenchie’nin ölümü, son zamanlardaki işlevsizliği ve Kimiko ile olan ilişkisine hapsedilmesi nedeniyle beklenen duygusal çöküşü yaratmaktan uzak kaldı. Anlatısal açıdan bakıldığında, ölümü trajik bile değil, aksine karakterin tüm o karmaşık ve istismarla dolu geçmişinden sonra bulabileceği en "huzurlu" sondu. İyileşmekte olan Kimiko’yu korumak için kendini feda etmesi ve onun kollarında ölmesi, Frenchie’nin zaten bildiğimiz o fedakar ve suçluluk duygusuyla örülü karakterine son derece uygun bir noktaydı.

Butcher, V1'i kurtaramayınca devreye soktuğu B planıyla Kimiko’yu Rusların uranyum tekniklerini kullanarak yeni bir "Asker Çocuk" versiyonuna dönüştürmeye çalışırken, Frenchie’nin desteği bu planın duygusal motoru haline geliyor. Kimiko’nun denemek istemesi ve Frenchie’nin ona katılması, bu ikilinin gelecekte evlenip çocuk sahibi olmaktan bahsettikleri o an, aslında ölümün çok yakın olduğunu hepimize hissettirmişti. Anlatıdaki bu mutluluk vaadi sonrası ölüm klişesi, The Boys evreninde sürprizden uzak belki ama her zamanki gibi acımasızca işliyor. Kimiko’nun güçlerini geri kazanma umuduyla girdiği bu tehlikeli yol, Frenchie’nin son fedakarlığıyla birleşince, ekibin artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini onaylamak durumunda kalıyoruz.
Baba figürü ve tanrı kompleksi
Homelander’ın, babası Soldier Boy karşısındaki ezik ve öfkeli duruşu, dizinin baba-oğul dinamiklerini ne kadar ustaca deştiğinin bir kanıtı. Ama Allah aşkına, nereye kadar sürecek bu? Homelander kendini halkın yeni tanrısı ve "İsa’nın kardeşi" olarak ilan ederken, asıl yaratıcısı ve babası olan Soldier Boy tarafından reddedilmesi, karakterin tüm parıltılı imajını bir anda yerle bir ediyor. Soldier Boy’un ona bir evlat gibi değil, hatalı bir deney gibi bakması, Homelander’ın narsisistik yaralanmasını derinleştiriyor. Bu reddediliş, Homelander’ın dış dünyadaki tanrısal gücüyle iç dünyasındaki zavallı çocuk arasındaki uçurumu daha da belirginleştirerek finaldeki patlamanın fitilini ateşliyor.
Soldier Boy ise hayal kırıklığının vücut bulmuş hali olarak hikayede çok kritik bir yer işgal ediyor. Onun modern dünyadan ve kendi genetik mirası olan Homelander’dan duyduğu tiksinti, bölümün en gerçekçi anlarından biriydi. "Eski Impala'yı birlikte tamir etmeyeceğiz" çıkışı Supernatural izleyicilerinin gözlerini doldurdu elbette ama bütün bu göndermeler bile Soldier Boy'u elle tutulur derecede işe yarayan bir karakter klasörüne sokamıyor. Soldier Boy’un bu hikayeden elini çekme arzusu, Homelander’ın kurduğu o sahte "kutsal aile" ve "kutsal hanedan" fantezisini kökünden sarsıyor. İki kuşak arasındaki bu uzlaşmazlık, dizinin şiddet sarmalının neden hiç bitmeyeceğini de gözler önüne seriyor zaten.
Kaçınılmaz sona doğru

Toparlamak gerekirse, The Boys 5. sezon 7. bölümüyle bizi uçurumun kenarına kadar getirdi ve aşağı bakmamız için zorluyor. Homelander'ın tanrı olma hırsı sadece bir pazarlama stratejisi değil, toplumsal bir cinnetin resmedilişi. Bölümün sonunda, tüm taşların yerine oturduğunu ama hiçbir taşın sağlam kalmadığını görüyoruz. Artık kimin öleceği ya da kimin hayatta kalacağından ziyade, bu yıkımın ardından geriye neyin kalacağı sorusu önem kazanıyor. Butcher ve Homelander arasındaki nihai karşılaşma için tüm barutlar hazır, fitil ateşlenmiş durumda. Hiç kimse güvende değil, bari biz kendimizi koruyalım...

Yorumlar