The Boys, final sezonunun dördüncü bölümüyle birlikte artık kartlarını tamamen açık oynamaya başladı. Dizinin ilk izleyicilerinden biri olarak şunu söyleyebilirim ki bu bölümün, serinin genelindeki kaotik yapıyı korurken nihayet dramatik dozunu da ustalıkla yükseltmesi gerçekten heyecan verici.

👯‍♂️
Yazı, The Boys'a dair spoiler içerecek.

Dördüncü bölüm sadece aksiyon vaat etmekle kalmıyor, aynı zamanda karakterlerin ruhsal çöküşlerini de mercek altına alıyor. Dizinin bu aşamasında artık sadece kimin hayatta kalacağıyla değil, kimin "kendisi" olarak kalabileceğiyle ilgileniyoruz.

Dürüst olmak gerekirse, bu bölüm bize gösterdi ki Eric Kripke ve ekibi, seyirciyi finale hazırlarken tempoyu yavaşlatmak yerine her sahneye bir "saatli bomba" yerleştirmeyi seçmiş. Homelander’ın her geçen saniye biraz daha kontrolden çıkan tanrıcılık oyunu, dizinin politik alt metniyle birleşince ortaya ürkütücü bir tablo çıkıyor. Önceki bölümlerdeki o absürt komedi havası, yerini çok daha ağır ve tehlikeli bir atmosfere bırakmış durumda.

Homelander ve Dalkavuklar Korosu...

Bölümün en çarpıcı anlarından biri Homelander’ın ekibiyle yaptığı o gergin toplantıydı. Firecracker’ın yeni görevini öğrendiği anki yüz ifadesi, aslında dizinin geldiği noktanın bir özeti gibi. Karakterin içindeki son insani kırıntının da Vought’un pazarlama stratejilerine kurban edilişini izlemek izleyicide derin bir huzursuzluk yaratıyor. Homelander artık sadece bir süper kahraman değil, Amerika’nın kendi elleriyle yarattığı ve şimdi nasıl durduracağını bilmediği bir güç olarak karşımızda.

Özellikle Firecracker’ın ruhunu satma pahasına üstlendiği rol, günümüz medyasına dair çok sert bir eleştiri. Sahnedeki dramatik ışıklandırma ve karakterlerin yüzlerindeki o yapay gülümsemeler de kurgu alanında ne kadar titiz çalışıldığını kanıtlar nitelikte. Homelander’ın Stan Edgar’dan devraldığı soğukkanlı manipülasyon yeteneği, dizinin kötü adam portresini daha önce hiç olmadığı kadar üst bir seviyeye taşıyor.

V1 peşinde bir kovalamaca

İyi adamlarımız tarafında ise işler beklediğimiz gibi yine birbirine girmiş durumda. Hughie’nin tekrar tekrar anlatma ihtiyacı hissettiği plan sahneleri, bazen izleyiciyi aptal yerine koyuyormuş gibi hissettirse de bu bölümde karakterin içindeki korkuyu hissetmemek de imkansızdı. V1 dozlarını ele geçirme yarışı, dizinin ana motoru haline gelmiş durumda ama açık konuşmak gerekirse bu kovalamaca bazen yerinde sayıyormuş hissi yaratıyor. Hughie’nin Annie, Kimiko ve Butcher’ı kurtarma hırsı, onu grubun vicdanı yapmaya devam etse de odadaki diğer herkesin açıklamalardan sonra kendini daha aptal hissetmesi dizinin kendine has mizah anlayışının güzel bir yansıması.

Ancak bu noktada bir eleştiri getirmek gerekiyor: Senaryonun V1’e bu kadar bağımlı hale gelmesi, karakter gelişimlerini bazen gölgede bırakabiliyor. Neyse ki Jensen Ackles’ın Soldier Boy'u var da hissettiğimiz o tekdüzeliği kırıyor. Ackles, hiçbir şey söylemeden sadece bakışlarıyla bir karakterin geçmişindeki tüm travmayı anlatabiliyor. Sahnelerindeki bazı çiğ anlar, dizinin duygusal dilinin ne kadar olgunlaştığını bir kez daha gösteriyor.

Ryan ve Butcher çıkmazı

Ryan meselesine gelirsek, sanırım artık hepimiz bu çocuğun hikaye içindeki işlevsizliğinden biraz yorulduk. Becca’nın ölümünden beri senaristlerin Ryan ile ne yapacaklarını tam olarak kestiremedikleri için oradan oraya (ciddi anlamda) savruluyor çocuk. Butcher ile aralarındaki o bitmek bilmeyen, her seferinde aynı yere bağlanan atışmalar da artık bir döngü hissi yaratmaya başladı. Butcher’ın kaybedecek hiçbir şeyi kalmaması için Ryan’ın bir noktada tekrar sahneye çıkacağı aşikar, ancak bu sürecin bu kadar sündürülmesi izleyicinin karakterle kurduğu bağı zayıflatıyor.

Yine de Butcher’ın kendine has, küfürlü ve samimi duruşu sahneleri kurtarmaya yetiyor. Ryan’ın kendi kimliğini bulma çabası, babasının (veya babalarının) gölgesinde kalmış bir gencin trajedisini yansıtsa da aksiyonun bu kadar yüksek olduğu bir sezonda bu sekanslar ritmi düşürüyor. İlerleyen bölümlerde bu sahnelerin daha vurucu bir finalle taçlandırılması gerektiğini düşünüyorum.

Annie’nin ailevi savaşı

Neyse ki Annie’nin hikaye arkı bölümün en duygusal ve anlamlı kısmını oluşturuyordu. Ayrı yaşadığı babasıyla olan görüşmesi, dizinin vahşi dünyasında nadir rastladığımız bir samimiyete sahipti. Babasının "Sevdiğimiz insanlar zayıflığımız değil, savaşmamızın sebebi," sözü sadece Annie’ye değil, ekran başındaki bizlere de ulaştı. Hughie’nin sezon boyu Annie’ye söylediği her şeyden daha etkili olan bu cümle, karakterimizin neden hala direndiğini hatırlatır nitelikte.

Annie sezon boyunca çok umutsuz ve kararsız bir portre çizdi belki ama bu bölümle birlikte içindeki o sönmeye yüz tutmuş ışığın tekrar parladığını gördük. Yazarların bu sahnelerde küçümseyici repliklerden kaçınarak karakterin kırılganlığına saygı duyması, bölümün kalitesini bir üst seviyeye taşımış.

Tanrı'nın (!) yargı günü yaklaşıyor

The Boys, final hesaplaşmasına doğru emin adımlarla ilerlerken, bu bölümü de bir "hazırlık" evresi olarak görebiliriz. En azından bir önceki bölümden daha sağlam bir hikayesi vardı.

“Miras Kalan Nefret”: ‘The Boys 5. Sezon 3. Bölüm’ İncelemesi
’The Boys’un bu bölümü her zamanki gibi güçlü oyunculukları ve keskin politik hicviyle öne çıksa da, finale giden hikâyesini ileri taşımak yerine aynı temalar etrafında dönerek tempo kaybı yaşayan bir ara bölüm hissi veriyor.

Nitekim kendi aralarında didişmeyi bırakıp ortak bir hedefe yönelmeleri gerekiyor, aksi takdirde Homelander’ın tanrısal gazabı altında olan bize de olacak. Bir sonraki bölümde o V1’in bulunmasını umut etmekten başka çaremiz yok. Zira final yaklaşıyor ve bu kez kimsenin hata yapma lüksü yok. Samimiyetle söyleyebilirim ki, bu bölüm sezonun en zekice çıkarımlarına kapı aralayan, temposu yüksek ve karakter odaklı bir iş olmuş. Umarım hayal kırıklığı yaratmaz.

Paylaş