Sinemada yeni bir ortak evren inşa etmenin getirdiği en büyük risklerden biri, sanıyorum ki özgünlük arayışının yerini, başarılı formüllerin kötü taklitlerine bırakmasıdır. Yılın en çok beklenen yapımlarından Supergirl ise yeni DCU'nun geleceğine dair umut vermekten çok soru işaretleri yaratan, vaatlerini yerine getirmekte zorlanan bir başlangıç hissi uyandırıyor.


Çizgi roman dünyasında büyük övgüler alan, görselliğiyle büyüleyen Supergirl: Woman of Tomorrow eserinden ilham alan film, kaynak materyalinin sanatsal derinliğinin biraz uzağında seyrediyor. Karşımızda duran eser, güçlü bir karakterin solo macerasından ziyade, aceleye getirilmiş bir sinematik evren genişletme çabası hissi uyandırıyor.

Hikayenin temeli, ortak gezegenlerinin yok oluşunun ardından kuzeni Clark ile yolları kesişen ancak Dünya'da kalıp kahramanlık yapmak yerine kızıl güneş sistemlerinde kendi yalnızlığına çekilen Kara Zor-El'i merkezine alıyor. Kara’nın bu savruluşu sırasında, ailesini katleden bir hayduttan intikam almak isteyen genç bir kızla karşılaşmasıyla olaylar gelişiyor. İlk etapta bu yabancının intikam mücadelesini kendi meselesi olarak görmeyen Kara, Krem'in gemisini çalması ve sadık köpeği Krypto'yu zehirlemesiyle istemeden de olsa bu kozmik hesaplaşmanın içine çekiliyor. Kağıt üzerinde trajediden beslenen ve kişisel bir intikam öyküsüne dönüşen bu anlatı, sinemada bir türlü ritmini bulamıyor; hatta Lobo gibi karakterlerin neden orada olduğunu anlamlandıramadığımız bir karmaşaya dönüşüyor desek yeri.
Coşkusuz bir kahraman ve eksik kalan bağlar

Bir solo filmden beklenen şey, ana karakterin kendi içsel dönüşümünü ve mücadelesini seyirciye olabildiğince dinamik bir şekilde aktarabilmesidir. Fakat Supergirl, izleyiciye baygın, bitkin ve bütünüyle hevessiz bir kahraman sunarak hatasını en başta yapıyor. Kara’nın çizgi romanlardaki melankolik ve travmatik ruh halini anlamak mümkün, fakat bu durum onun kendi solo filminde koca bir süreyi enerjisiz geçirmesini haklı kılmıyor. Seyirci olarak perdede ne olursa olsun sonuna kadar mücadele eden, içindeki ateşi dışarı vuran bir figür görmek isterken, sürekli bir isteksizlik duvarına çarpmak, filmin genel atmosferini biraz aşağı çekiyor.

Hatrı sayılır derecede hissedilen hevessizlik, filmin en çok duygusal bağ kurması gereken noktalarında kendini hissettiriyor; özellikle de fragmanlardan da bildiğimiz Krypto’nun zehirlenmesi meselesinde. Hayatında tıpkı Krypto gibi çatlak ve enerjik bir evcil hayvanı olan, bu bağlılığın ne demek olduğunu çok iyi bilen bir izleyici olarak ben dahi ekrandaki trajediyle tam olarak bir empati kuramadım. Açık konuşmak gerekirse Project Hail Mary filminde sadece dümdüz bir taş olan Rocky bile başına gelenler dolayısıyla beni hüngür hüngür ağlatmıştı.


Film, seyirciye Kara ile Krypto arasındaki derin, samimi bağın geçmişini ve niteliğini gösterecek kadar ekran süresi tanımıyor. Bir şeyler gösteriliyor elbette ama bir filmin alt metni hazırlanıyormuş gibi değil, sadece mecburiyetten verilmesi gereken bir sahne aradan çıkarılıyormuş gibi hissettiriyor.
Gunn sinemasının izleri

Filmin yönetimine ve genel estetik tercihlerine baktığımızda, karşımızda DC'nin tepesindeki isimlerden biri olan James Gunn'ın sinema dilinin son derece benzer ama yetersiz bir taklidini görüyoruz. Yapım, her köşesinden fırlayan alaycı gülümsemeler, zorlama mizah pencereleri ve yerli yersiz müzik seçimleriyle bir nevi bir "Gunn simülasyonu" gibi. Benim düşüncem bu filmin bazı güçler tarafından fazlasıyla makaslanmış olması. Ya da yönetmenin işine fazlasıyla burun sokulmuş. Çünkü hem I, Tonya hem de Cruella'ya bayılmış biri olarak Craig Gillespie'nin bu işi neden bu kadar baştan savma hissettiriyor bir türlü anlamlandıramıyorum.


Gunn’ın bu projede senarist veya yönetmen olarak bizzat yer almaması, sadece arka planda durup bu işi coşkuyla onaylamış olması karakterin şanssızlıklarından biri olmuş. Ne yazık ki çizgi roman sayfalarında her zamankinden daha güçlü bir şekilde öne çıkan bir figür olan Supergirl, hak etmediği davranışlar dolayısıyla yeterli çıkışı yapamıyor. İşin biraz da endişe verici boyutu, filmin senaristinin bu çalışmasıyla Gunn'ı etkilemiş olması ve şimdiden Wonder Woman ile Teen Titans gibi iki devasa projeye daha atanmış bulunması... Daha çok taze ve henüz kurulma aşamasındaki yeni DC Evreni'nin geleceğine dair taşıdığımız kaygıları sadece artırmakla kalmıyor bu hamle, projelerin onay mekanizmasını da sorgulatıyor doğrusu.
Depresif bir yıldız ve gösterişten uzak görsellik

House of the Dragon dizisinde genç Rhaenyra Targaryen rolüyle ortalığı adeta ateşe veren Milly Alcock’un, geleceğin parlak yıldızlarından biri olacağı çok açıktı. Fakat Supergirl rolüyle kariyerinin en büyük çıkışını yapması beklenen genç oyuncu, filmin senaryosu ve yönetimi tarafından o kadar sınırlandırılmış ki, bu roldeki gerçek potansiyelini hakkıyla değerlendirmek bile imkansızlaşıyor. Genç oyuncunun gözlerindeki o ham yetenek zaman zaman hissedilse de senaryo ona bunu geliştirebileceği alan tanımıyor.

Görsel açıdan da Supergirl'ümüz bir katastrofinin içerisinde dolaşıyor; bir yandan Guardians of the Galaxy ve Star Wars karışımı kozmik yapıdan, diğer yandan Mad Max'in endüstriyel, kirli estetiğinden esinlenmeye çalışırken kendi kimliğini kaybediyor. Bu çaba da hikaye ilerledikçe giderek daha da sığ ve yapaylığı dikkat çeken özel efektlerle birleşince izleme keyfi ne yazık ki baltalanıyor. Ne yalan söyleyeyim, geçtiğimiz yıl yapay parlaklığı ve pastel renkleri dolayısıyla fazlasıyla rahatsız olduğum Superman filmini bile özledim izlerken. Orijinal eserin o muhteşem çizimlerine, mürekkeplenmiş detaylarına zıtlık oluşturan bu görsel donukluk, ne oyunculara ne de anlatılan hikayeye en ufak bir iyilik yapıyor.
Sıkışan güçlerin içinden

Aksiyon sahnelerinin sınırlı tutulması iyi bir tercih olabilir, fakat eldeki az sayıda sahnenin de son derece ortalama uygulanmış olması da izlediğimiz işe saygısızlık bence. Film, yine rahatsız edici bir kararla Kara’nın potansiyelini kullanmasını son dakikalara kadar bilinçli olarak engelliyor. Karakterin ikonik kostümünü ilk kez üzerine geçirdiği o an, filmin neredeyse bitiş çizgisiyle çakışıyor ve bu durum da bizde tatminsizlik yaratıyor. Bir de Lobo sorunumuz var ki... Momoa müthiş görünüyor ama, gerçekten bu karakter bu filmde niye var?

Son çeyreği dışında elle tutulur çok az yanı olan bu film, nihayet final sahnesinde düzgün bir aksiyon sahnesine ev sahipliği yapıyor. Nihayetinde Supergirl, travma üzerine kurulabilecek, onun içinde boğulmak ya da onunla başa çıkmak hakkında güçlü şeyler söyleyebilecek bir öykünün sadece kuru bir iskeleti gibi. Milly Alcock’un ilerleyen dönemde, belki de Superman filminde göründüğünde bu rolde bir kurtuluş anı yaşayacağına inanmak istiyorum. Ama elimizdeki bu solo başlangıç, DCU adına kısmi bir hayal kırıklığı olmaktan öteye geçemiyor.


Yorumlar