House of the Dragon'ın üçüncü sezon altıncı bölümü, uzun süredir yaptığı şeyi bu kez çok daha kontrollü yapıyor. Bir savaş sahnesi gösterirken asıl ilgisini savaşın sonucuna değil, insanların aldığı kararların bedeline veriyor. Bölümde aksiyon eksik değil. Kan var, ölüm var, beklenen vedalar var. Ama bunların hiçbiri tek başına bölümün ağırlığını oluşturmuyor.

Asıl dikkat çeken nokta, Yeşiller ve Siyahlar arasındaki güç dengesi değişmeye devam ederken her iki tarafın da kendi elleriyle yeni krizler yaratması. Özellikle Rhaenyra'nın Demir Taht üzerindeki kontrolünün sanıldığından çok daha kırılgan olduğu artık gizlenemeyecek kadar görünür halde.
Bu yüzden bölümü izlerken aklımda kalan ilk şey Crispin Cole'un (Daemon ona öyle söylüyordu) ölümü değil, Rhaenyra'nın giderek daha kötü bir hükümdara dönüşmesi oldu. House of the Dragon uzun zamandır karakterlerini tamamen iyi ya da tamamen kötü göstermemeye çalışıyor. Bu bölüm de bunun en net örneklerinden biri. Çünkü savaş artık haklı olanın değil, hata yapanın daha ağır bedel ödediği bir noktaya geldi. Rhaenyra hâlâ güçlü görünüyor olabilir. Elinde daha fazla ejderha var. Daha büyük bir askeri güç var. Ama bir süredir aldığı kararlar, bu avantajın ne kadar kolay eriyebileceğini de kanıtlar nitelikte.
Cole'un ölümü bekleniyordu, şekli değil

Ser Criston Cole yıllardır dizinin en nefret edilen karakterlerinden biri. Bunun sebepleri de oldukça açık. Gururunu onurun önüne koydu. Kendi minyatür problemlerini, elinden oyuncağı alınmış minik bir çocuk gibi zırlayarak bir iç savaşa dönüştürdü. Rhaenyra tarafından reddedilmesini hiçbir zaman aşamadı ve bunun bedelini bütün Westeros ödedi. Buna rağmen üçüncü sezon boyunca karaktere küçük ama önemli dokunuşlar yapılmış. Onu affettik mi? Hayır. Ama bir nebze kez anlamaya başladık diyebilirim... Arada devasa bir fark var.

Bu yüzden ölüm sahnesi beklediğimden daha karmaşık hissettirdi. Cole'un Nehirliler tarafından kurulan pusuda gösterdiği direnç gerçekten etkileyiciydi. Şimdiye kadar hiç olmadığı kadar cesaretli olası geldi. Ya da ölümü malum oldu... Üzerinde ağır zırh bile yokken topuzdan kılıca, kılıçtan hançere geçerek adamlarını korumaya çalışması bize neden yıllarca Westeros'un en iyi savaşçılarından biri olarak anıldığını yeniden hatırlattı. Tam da klasik bir şövalye düellosu izleyeceğimizi düşündüğümüz anda gelen oklar ise dizinin vermek istediği mesajı net biçimde ortaya koyuyor. Westeros'ta efsaneler kitaplarda yaşar, savaş meydanlarında değil. Criston Cole geçtiğimiz bölümde de söylediği gibi hayatı boyunca hakkında şarkılar yazılmasını istedi. Sonunda adı bir düelloyla değil, ağaçların arasından atılan isimsiz oklarla tarihe karıştı. Bu ironiyi oldukça başarılı buldum. Çünkü Cole daha görkemli bir ölümü savaşçı olarak belki hak ediyordu ama insan olarak o hakkı çoktan kaybetmişti.
Rhaenyra'nın en büyük hatası

Bölümün beni en çok düşündüren tarafı ise Ulf ve Hugh üzerinden anlatılan hikâyeydi. House of the Dragon burada savaşın sadece ejderhalarla kazanılmadığını tekrar hatırlatıyor. İnsanlar da en az ejderhalar kadar önemli. Hatta bazen daha fazla. Rhaenyra ne yazık ki bunu göremiyor. Ve ne yazık ki Demir Taht'ın onu da kesmesinin bir sebebi var... Joffrey'i, Viserys'i de kestiği gibi.
"Demir Taht, liyakatsiz veya hükümdarlığa uygun olmayan kişileri kabul etmez ve onları yaralar."
Neyse şimdilik Kraliçe'mize dönelim. Ulf'u sürekli aşağılıyor, hareket alanını daraltıyor, ona güvenmediğini her fırsatta hissettiriyor. Daemon ise karşılaştığı ilk anda onu herkesin önünde küçük düşürüyor. Oysa Ulf herhangi bir adam. (herhangi bir adam capsi) Hayatı boyunca sıradan yaşamış biri. Bir gecede ejderha binicisi olunca da hâlâ aynı hayatı özlüyor. Arkadaşlarını görmek istiyor, özgür olmak istiyor. Bu isteklerin hiçbiri ihanet değil.

Sorun tam da burada başlıyor. Rhaenyra ve Daemon, ejderha binicilerini asker gibi görüyor. Oysa onlar artık bağımsız güç odakları. Özellikle Silverwing ve Vermithor gibi ejderhaları kontrol eden insanları emir-komuta zinciriyle yönetemezsiniz. Sadakat zorla kurulan bir şey değildir, kazanılır. Dizinin bu bölümde en iyi anlattığı fikir de buydu. Rhaenyra sayıca üstün olduğu için kendini güvende hissediyor ama psikolojik olarak kendi ordusunu kaybetmeye başladığını fark etmiyor. Altı ejderhanız olabilir ama onların binicileri size inanmıyorsa o sayı hiçbir şey ifade etmiyor.
Bir Hightower'ın zekası

Üçüncü sezonun en hoş sürprizlerinden biri benim için Gwayne Hightower oldu. İlk göründüğünde çok daha tek boyutlu bir karakter olacağını düşünmüştüm. Oysa bölüm ilerledikçe Westeros'taki en sağduyulu insanlardan biri haline geldiği için mutluyum. Deli ya da kontrol manyağı olmayan bir Hightower görmediğim için de. Ormund'un kibirli tavrını görüyor. Daeron'un içinde bulunduğu baskıyı anlıyor. Nerede durması gerektiğini biliyor. Güç kazanmak yerine hayatta kalmayı seçiyor. Gelişimi oldukça başarılı ilerliyor bence.

Ormund ise tam tersi yönde ilerliyor. James Norton sezona hareket ve kesinlikle izleme zevki katmış. Ekrana geldiği her sahnede bir şekilde dikkat çekiyor. Ancak burada küçük bir çekincem var. Senaryo Ormund'u zaman zaman gereğinden fazla kusursuz göstermeye başlıyor. King's Landing'deki planları, suikast ağı ya da son bölümde Corlys'in çevresini bu kadar rahat aşabilmesi gibi şeyler bana biraz fazla kolay yazılmış hissettiriyor. Özellikle Deniz Yılanı gibi onlarca sefer görmüş, hayatını entrikaların içinde geçirmiş bir karakterin bu kadar rahat avlanması inandırıcılığı zedeliyor. Bölümün finalindeki büyük sürpriz benim için bu yüzden de beklenen etkiyi yaratmadı işte.
Aemond bekliyor, Alicent kaybediyor, savaş büyüyor


Alys Rivers ise şu sıralar dizinin dizginlerini elinde tutan bir başka karakter. Aemond'u savaş alanına dönmekten alıkoyması ilk bakışta garip görünüyor ama aslında oldukça mantıklı. Vhagar'ın ortalıkta görünmemesi Rhaenyra tarafını sürekli yanlış hesap yapmaya itiyor. Alys bunu çok iyi okuyor. Güç bazen saldırmak değil, basbaya görünmemektir. Ayrıca ejderha yumurtaları üzerinden kurduğu gelecek hayali de Aemond'un ne kadar kolay yönlendirilebildiğini gösteriyor. Bu sahneyi de yine sevgisizliğiyle bağdaştırmak mümkün. Kendini ana karakter zannediyor ama aslında başka birinin kurduğu oyunun içinde hareket eden bir NPC'den farkı yok.


King's Landing tarafında ise Alicent'in yaptığı her hamle artık biraz daha çaresizlik kokuyor. Helaena'yı korumaya çalışırken bile ona gerçeği söyleyememesi bunun en açık göstergesi. İlginç olan ise bölümün sonunda Aegon'un gösterdiği kısa ama önemli gelişim. Tyland'ın kendisine gerçeği söyleyememesi karşısında Larys'i haklı bulması küçük bir sahne gibi görünebilir ama karakter adına ciddi bir değişim. İlk kez hoşuna giden sözleri değil, doğru olanı duymaya ihtiyaç duyuyor. Bu belki de sezonun geri kalanı için en kritik dönüşümlerden biri olabilir.
Güç değil, gücün yönetilememesi

Altıncı bölümün sonunda elimizde büyük savaşlardan daha önemli bir tablo var. Siyahlar sayı olarak üstün. Daha fazla ejderhaya sahipler. Ama bölümün sonunda kendime şu soruyu sordum: Gerçekten güçlü olan taraf onlar mı? Bana göre değil. Yani artık değil. Çünkü güç sadece sahip olduğunuz ordudan oluşmuyor. O orduyu neden sizin için savaşmaya ikna edebildiğinizle ölçülüyor. Rhaenyra bu dengeyi her bölüm biraz daha kaybediyor. En büyük tehdidin Aemond ya da Vhagar değil, kendi yanlış kararları olduğunu hâlâ göremiyor.

Criston Cole'un ölümünü de aslında bu bölümün özeti gibi düşünebiliriz. Yıllarca kahraman olarak anılmayı isteyen bir adam, sıradan bir okçunun attığı oklarla tarihten siliniyor. Çünkü House of the Dragon dünyasında insanlar çoğu zaman kendi ettiklerinin sonuçlarını yaşıyor. Cole'un hikâyesi de bunun en net örneği oldu. Bölüm bittiğinde aklımda kalan tek ölüm onunki değildi. Corlys hiç değildi. Asıl kayıp, Rhaenyra'nın liderliğine duyulan güvenin büyük oranda yok olmasıydı. Altıncı bölümün gerçek kırılma noktası da tam olarak buydu işte.

Yorumlar