Haftalardır bizleri ekranlara kitleyen House of the Dragon'ın 3. sezon finali "The Treasons at Tumbleton", bu sefer gerçekten tacın ne kadar ağır olduğunu iliklerimize kadar hissettiriyor.

Rhaenyra yavaş yavaş umutsuzluğun ve çaresizliğin karanlık sularına gömülürken, Daemon ve orduları Lord Ormund'un zekice kurguladığı hileler yüzünden Tumbleton'da ağır bir kayaya çarptı. Silahlı çatışmalardan ziyade politik gerilime ve karakteristik diyaloglara alan açan bölüm, genel hatlarıyla sezonun en yüksek dramatik gücüne sahip. Ancak anlatının merkezine oturtulan kehanet ısrarı, dizinin olgun siyasi dramasını aşağı çekmeye devam ediyor.

Kraliçe'nin, halkın ve Yüksek Septon'ın karşısına geçip kendisini "vaat edilen" ilan ettiği an, karakterin gerçeklikten ne kadar koptuğunun artık büyük bir kanıtı. Aegon'un hâlâ hayatta olduğu haberiyle histerik bir krize giren Rhaenyra, meşruiyetini tanımayan dini liderleri gözünü kırpmadan katlettiriyor ve tacı başına taktığı günden bu yana ivmesini aşağı döndürmeye devam ediyor. O gösterişli kıyafetiyle halkın önüne çıktığında bir savaşçı gibi görünse de, yaptığı konuşma koca bir hayal kırıklığından başka bir şey değil. Game of Thrones evreninde karakterleri insani hırslar, ataerkil sistemle mücadele ve taht kavgası yerine kehanet gibi doğaüstü motiflerle hareket ettirmek, hikâyenin o çirkin ve gerçekçi siyasi dokusunu zedeliyor. Rhaenyra’nın güdüleri, babasının sözleri ve hakkının yenmesi olmalıyken, kendisini dünyayı kurtaracak bir figür olarak görmesi anlatıyı ucuzlatıyor.
Zihnindeki canavarlara yenilen kraliçe

Üzülerek söylüyorum ki bölüm ilerledikçe Helaena'nın Rhaenyra hakkındaki tespitinin ne kadar doğru olduğunu görüyoruz: Kraliçe gerçekten çirkinleşti. Bu fiziksel bir bozulma değil; iktidar hırsının ve çaresizliğin getirdiği ruhsal bir çürüme. Yemek yemeyi reddeden üvey kız kardeşi Helaena'ya zorla yemek yedirmesi, onu uyararak uyum sağlamaya zorlayan Baela’yı Kızıl Kale’ye hapsetmesi Rhaenyra’nın zihnindeki baskıcı dönüşümü özetliyor. Hatta kurnazlığıyla bilinen fakat şimdiye kadar hiçbir icraatını göremediğimiz casus Mysaria'yı zindana atmak ya da ortadan kaldırmak yerine sürgüne göndermesi bile aldığı kararların ne kadar kontrolsüzleştiğini kanıtlar nitelikte.

Ama o çok güvendiği Mysaria’nın intikamı gecikmiyor; Helaena’ya Aegon’un yaşadığını ve çocuğunun rehin alınacağını fısıldayarak trajediyi tetikliyor. Zaten her şeyin çirkinliğinden bitap düşmüş olan "Helaena the Dreamer", kendisini kulenin penceresinden aşağı bırakarak bu vahşi dünyadan çekilmeyi tercih ediyor. Rhaenyra’nın bu intihar karşısındaki tepkisizliği, yüzündeki pişmanlık kırıntısının yokluğu bile dehşet vericiydi. Pencereye yürüyüp duvar halısındaki kendi kederli kaderine bakarken, taht uğruna kendi insaniyetini tamamen feda etmiş bir kraliçeyle karşı karşıya kalıyoruz. Martin'in Ateş ve Kan kitabındaki acımasız Rhaenyra portresi, ekranda nihayet somut bir hal alıyor.
Kan golüne dönen cehennem: Tumbleton




King's Landing’de bu trajediler yaşanırken, Tumbleton sınırında tarihin en vahşi muharebelerinden biri patlak veriyor. Daemon ve Kuzeyli müttefikleri şehri kuşatırken, Lord Ormund surları çocuklarla kaplayarak ejderha ateşine karşı iğrenç bir insan kalkanı oluşturuyor. Savaşın insani boyutu ve stratejik çirkinliği, ekranda şimdiye kadar gördüğümüz en gerçekçi muharebe sahnelerinden birine dönüştü. Daeron ve Gwayne'in barış arayışları Daemon’ın alaycı tavrıyla geri çevrilince, kanlı çatışma kaçınılmaz hale geldi. Roddy the Ruin ve kurt benzeri Kuzeylilerinin surlara amansızca tırmanması, koçbaşının yerini alan Caraxes’in kapıları patlatması, uzun bir süredir aksiyon arzulayan izleyicinin tam da aradığı şeydi.

Ancak savaşın kaderini belirleyen şey strateji değil, birilerinin kontrolsüz hevesleri oldu. Meyhanedeki tuvalette sızan ve Lord Ormund’dan hakaretler işiten Ulf, kendisine lordlar tarafından emredilmesinden tiksinerek taraf değiştirdi. Silverwing’in sırtına geçen Ulf, önce birlikte savaştığı Karalar’ın ordusunu, ardından da Tumbleton kasabasını alevlere boğdu. Yaşlı savaşçı Roddy the Ruin, bir kolunu kaybetmesine rağmen Lord Ormund’u bıçaklayarak görkemli bir ölüm yaşarken, Ormund’un tüm o kurnaz planları Ulf’un yarattığı yangının içinde yok olup gitti.
Yangının içinde kaybolan ittifaklar ve kardeşlik

Savaşın toz bulutu çekildiğinde Tumbleton adeta bir ceset tarlasına benziyor. Daemon, Ormund’un iri adamı Sör Jon Roxton ile girdiği ölümcül düellodan yıkılan bir binanın sayesinde kıl payı kurtuldu. Şehrin sokaklarında dumanlar tüterken, karısını enkaz altında ölü bulan Hugh’nun feryadı, Yeşil kampının kendi içinde de büyük bir iç savaşa gebe olduğunu gösterdi. Karalar geri çekilirken gökyüzünde süzülen üç ejderha silüeti, bu savaşın kazananının olmadığını, sadece kayıpların büyüklüğünü kanıtlıyordu. Dizi, kitaptaki iki Tumbleton Savaşı’nın bazı kısımlarını nispeten birleştirmiş ve tek bir devasa dramatik kırılmaya dönüştürmeyi başarmış.


Aynı anlarda Harrenhal’un kasvetli atmosferinde yaşanan Aegon ve Aemond buluşması ise bölümün en iyi yanlarından biriydi. Sakat ve yüzü tanınmaz halde olan Aegon, Sunfyre ile Harrenhal’a indiğinde karşısında artık o kibirli genç adamı değil, diz çökmüş ve pişman bir Aemond buluyor. Tek derdi kardeşini alevler arasında bırakmak olan Aemond’ın bu alçakgönüllü sığınışı ve Aegon’un intikamını erteleyen o soğukkanlı duruşu, dizinin karakter derinliğini harika özetliyor. Rhaenyra antipatikleştikçe, Aegon'un yaşadığı tüm kusurlara rağmen daha izlenebilir bir figüre dönüşmesi senaryo açısından takdire şayan.
Yıkımın ardından kalan gerçekler

Sonuç olarak "The Treasons at Tumbleton", Martin’in bahsettiği "kelebek etkisi" değişikliklerine rağmen televizyon tarihine geçecek kalitede bir bölümdü. Helaena’nın intiharındaki dramatik bağlam kitap kadar pürüzsüz oturmasa da, Lord Ormund’un dizide derinleştirilen zekası ve Tumbleton’ın prodüksiyon ölçeği bu açıkları kapatıyor. House of the Dragon, klostrofobik oda diyaloglarından çıkıp devasa savaş alanlarına yayıldıkça gerçek potansiyelini sergiliyor. Taht kavgası artık sadece taç için değil, karakterlerin kendi insanlıklarını koruma mücadelesine dönüştü ve bu yıkıcı savaşın sonunda kimsenin masum kalmayacağı artık kesin.

Yorumlar