Yeni House of the Dragon bölümü Queen's Landing, üçüncü sezonun görkemli açılışındaki gibi devasa bir savaşa ev sahipliği yapmıyor belki ama dürüst olmak gerekirse bu bölümü geçen haftakinden daha fazla beğenmemiz için birçok sebep sunuyor.

Sezon açılışı, aslında ikinci sezonun tüm o siyasi manevralarını ve hazırlıklarını nihayete erdiren bir final bölümü gibiydi. HBO’nun sezonu 10 bölümden 8 bölüme indirme kararı, senaryo ekibini planlarını alelacele değiştirmeye zorlamış ve bu durum anlatıda bariz bir sarkma yaratmıştı. Fakat Queen's Landing bu yapısal dağınıklığı başarılı bir şekilde toparlayarak diziyi nihayet girmesi gereken o karanlık, net ve stratejik patikaya sokmayı başarıyor.

Bölümün açılışında Corlys Velaryon’u sahilde, gemi enkazlarının arasında buluyoruz, uzakta da High Tide kalesi dumanlar içerisinde ve alevler yükseliyor üzerinden. Corlys kitaptaki o meşhur repliğini fısıldıyor:
"Eğer bu bir zaferse, bir daha asla kazanmamayı diliyorum."

Fakat bu sahneye ve Boğaz Savaşı’nın hemen sonrasına dair beni biraz rahatsız eden bir duygu eksikliği var. Seyirci olarak Jace’in ölümü ve bir ejderhanın kaybı resmi olarak bizi üzse de arka planda başka hiçbir şey hissetmiyoruz; tabii kederden deliren kraliçemizi saymazsak... Velaryon filosunu, yanan kaleyi ya da ölen isimsiz askerleri umursayamıyoruz çünkü Driftmark’ta tam olarak neler yaşandığını, High Tide’ın nasıl yağmalandığını ekranda görmedik. Büyük savaşları salt birer aksiyon sekansı olmaktan çıkaran o riskler bu sahnede ne yazık ki eksik kalıyor. Jace ve Vermax dışında Siyah Takım’ın neredeyse tüm kadrosu savaştan yara almadan kurtuldu.
Karakter yatırımının gücü ve karşılaştırmalı riskler

Game of Thrones’un ikinci sezonundaki Blackwater Savaşı’nı hatırlarsınız. İşte nispeten bu sönük atmosferi hemen yanı başındaki Blackwater Körfezi'nde yaşanan o destansı savaşla kıyaslamak durumu bir tık daha net açıklıyor. Orada, olaylar gelişirken tutunabileceğimiz, her saniyesini önemsediğimiz sayısız karakter ve hikaye vardı. Joffrey’nin korkaklığından nefret ediyor, Cersei’nin çocukları için hazırladığı zehir planıyla geriliyor, Sansa’nın çaresizliğini iliklerimize kadar hissediyorduk. Bunca zaman geçmiş olmasına rağmen bu sahnelerin aklımıza kazınmış olmasının bir sebebi var. Ama burada ise işler kolaya kaçılmış hissettiriyor.

Neyse ki bölümün geri kalanı bu eksikliği unutturacak kadar güçlü. Harrenhal’ın kâhyası Simon Strong, ikinci sezonun o kasvetli havasına adeta ilaç olan, tam anlamıyla "diva" gibi bir karakterdi. Geçtiğimiz sezon Daemon ile olan etkileşimleri, hatta bir noktada minimum konuşmayla onu susturmayı başarışı bile dizinin unutulmaz anları arasında yer alır. Fakat bu kez Aemond’a karşı tamamen hazırlıksız yakalandı. Ulf, Hugh ve Addam’ın Dragonstone ve Boğaz’a dönmesinin ardından uğursuz Targaryen prensi, Nehir Toprakları'ndaki küçük bir birliği Vhagar ile yakarak kaleye ulaşıyor. Kalan birkaç askeri bir orak gibi biçen Aemond, salona girdiğinde Ser Simon ve oğullarını sofrada sıkıştırıyor. Simon, Daemon üzerinde işe yarayan tüm o sakinleştirici numaralarını denese de ne yazık ki Aemond çok farklı bir kumaştan. Simon ve oğulları acımasızca katlediliyor, gerçi oğlanlardan biri ölmeden önce prensin yanına bir hançer saplamayı başarıyor. Katliamın ardından Aemond yere yığılırken ortaya çıkan cadı Alys Rivers’ın, Harrenhal’ı kendisine vermeyen Daemon’dan sonra Aemond’a yardım etmeyi seçecek olması ise beklenmedik bir gelişme değil, hatta hikayeye gizem katıyor.
Müthiş ikili ve acılı bir anne

Dizinin en sevdiğim ve en iyi işleyen hikayelerinden biri Larys ve Aegon’un kaçış macerası oldu. Geçen hafta Rhaenyra’nın şövalyelerine yakalanan ikili, bu hafta nakledilirken Boğaz Savaşı’ndan kaçıp anakarayı yağmalayan Üçlü Yönetim haydutlarının baskını sayesinde şans eseri kurtuluyor. Saldırı esnasında Aegon, Larys’in kendisine daha önce yaptığı ihanete içerlese de hayatta kalma içgüdüsü ağır basıyor. Aegon, askerlerden birini kırık bir okla bıçaklayarak beklenmedik derecede iyi bir hamle yapıyor ve Larys’in tüm itirazlarına rağmen Rook's Rest’e gitmek istiyor. Ejderhası Sunfyre’ın düştüğü ve sadık adamlarının beklediği o yere gitme arzusu, Aegon’u gözümde bir tık daha sevimli bir noktaya taşıyor diyebilirim. İyi bir kral olmayacağını biliyoruz ama bu hırpalanmış ve olayların akışına kapılmış hali onu Rhaenyra kadar kaderin bir piyonu yapıyor.


Dragonstone cephesinde ise prens Jace’in cesedinin geri getirilişiyle birlikte Rhaenyra’nın bir kez daha akıl sağlığının tehlikeye girdiğini, kederden sayıkladığını görüyoruz. Oğlunun cansız bedenine sarılıp neden kendisine itaatsizlik ettiğini sorgulayan kraliçe, ancak Daemon’ın gelip "Bu ölümlerin boşuna gitmesine izin mi vereceksin?" sorusuyla sarsılıp harekete geçiyor. Bu kadın daha kaç acı görecek böyle?

Emma D'Arcy’nin oyunculuğu için ayrı bir parantez açmak gerek. Her seferinde bu karakter için biçilmiş kaftan olduğunu gösteriyor ve bir şekilde büyülüyor. Fakat senaryodaki o malum kehanet hikayesinin yeniden ısıtılıp önümüze konması beni artık rahatsız ediyor. Nesilden nesle aktarılan Buz ve Ateşin Şarkısı, bu evrene faydadan çok zarar veriyor; bu durum sadece birinci sezonda Viserys ve Alicent arasındaki o komik yanlış anlaşılmada iyi işlemişti. Daemon’ın Eski Valyrian dilinde Daenerys ve ejderhaları hakkında fısıldaması, bize sadece Game of Thrones’un o tatmin etmeyen aceleye getirilmiş finalini, Dany’nin deli kraliçeye dönüşmesini ve Ak Gezenlerin varlığını sorguladığımız zamanları hatırlatıyor.
Kızıl Kale’ye darbe

Kral’ın Şehri’ndeki saray darbesini ve Alicent Hightower’ın ince ince kurduğu planı izlemek bölümün en tatmin edici taraflarından biriydi. Alicent, Altın Pelerinlileri kendi safına çekmeyi başarıp surlardaki savunma hatlarını, okçuları ve mancınıkçıları geri çektiriyor. Ancak tam bu sırada Lord Jasper Wylde ile yüzleştiğinde, dizinin en iğrenç anlarından biri yaşanıyor. Ve neden bu kadın sürekli istismara uğruyor? Wylde, kraliçenin planını fark edip onu tutuklatmak ve alarmı çalmak yerine, kadınlara karşı duyduğu o köklü nefreti dışarı vurarak dul kraliçeye cinsel saldırıda bulunmaya yelteniyor. Neyse ki burası insanlarla dolu bir kale; Alicent’in çığlıkları sarayda yankılanıyor ve Üstat Orwyle, Wylde’ın tüm itirazlarını ve siyasi tehditlerini göz ardı ederek muhafızlara onu tutuklatıyor. Orwyle da Alicent’ın neyin peşinde olduğunu anlıyor ve endişeleniyor ama onu durduracak hiçbir hamle yapmıyor; tıpkı kraliçeyi korumakla görevli Ser Rickard ve bu bölüm harika replikleri olan Helaena gibi herkes sessizce yaklaşan fırtınayı bekliyor.

Derken Rhaenyra ve Daemon ejderhalarıyla Kızıl Kale’nin kapılarına dayanıyor. Dışarıdaki muhafızlar hızla teslim olsa da ejderhaların giremediği kale koridorlarında durum çok daha kanlı bir hal alıyor; taht odasına ulaşana kadar şövalyelerle amansız bir çatışma yaşanıyor. Tam taht odasında Rhaenyra ve Daemon’ın etrafı sarılmışken, Altın Pelerinliler saf değiştirerek kuşatmayı yarıyor. Alicent’in daha önce liderleriyle yaptığı o gizli anlaşma meyvesini veriyor ve Kızıl Kale, neredeyse tek bir büyük ejderha alevi bile püskürtülmeden içeriden çöküyor. Daemon hemen Orwyle’ı öldürmek üzere harekete geçse de üstat akıllıca bir hamleyle onu zindanlardaki Lord Wylde’a yönlendiriyor. Fakat zindanlarda Daemon’ı asıl bekleyen şey, gardiyanın "Larys Strong’dan bir hediye" diyerek açtığı hücre oluyor. İkinci sezonun finalinden beri nerede olduğunu merak ettiğimiz, kendi kızı ve torunu yukarda hüküm sürerken Kızıl Kale’nin dehlizlerinde unutulan Sör Otto Hightower.
Demir Taht'ın ağır bedeli

Rhaenyra taht odasında lordların bağlılık yeminlerini kabul ederken, Daemon içeriye Otto Hightower ve Jasper Wylde’ı getiriyor. Aegon kaçtığı için intikamını tam alamayan Rhaenyra, tüm hayatı boyunca tanıdığı ve en yakın arkadaşının babası olan Otto’yu idam etme fikri karşısında tamamen perişan oluyor. İşi Daemon’a devretmek istese de Daemon, halkın bu gücü kraliçenin elinden görmesi gerektiğinde ısrar ederek ona Valyrian çeliği kılıç Karanlık Kız Kardeş’i uzatıyor. Rhaenyra hıçkırıklar içinde, son derece beceriksiz ve vahşi bir savurmayla kılıcı yaşlı adamın sırtına indiriyor; o can çekişirken indirilen ikinci darbeyle ancak Otto’nun kafası yere düşüyor. Rhaenyra bu kanlı ve kusurlu idamın ardından, Daemon’ın Sör Wylde’ın kafasını tek hamlede temizce uçuruşunu izleyip sarsılmış bir halde Demir Taht’ın basamaklarını tırmanıyor.

Tam Rhaenyra tahtta yerini almışken Alicent ve Helaena içeri giriyor ve yerde Otto’nun paramparça edilmiş cesediyle karşılaşıyorlar. Emma'nın o anki yüz ifadesi oyunculuk dersi niteliğinde. Önce derin bir şok, mahcubiyet ve keder, ardından bir saniye içinde taşa dönüşen, sertleşen bir kraliçe suratı var karşımızda. Bu bölümle birlikte kraliçenin hem çok daha savunmasız hem çok daha tehlikeli, intikam hırsıyla bilenmiş yeni yönlerine tanıklık ediyoruz. Soylu ve adil olma arzusu ile içindeki bu çiğ intikam ihtiyacını nasıl dengeleyeceğini, nasıl bir enkaz devraldığını önümüzdeki bölümlerde göreceğiz. Ancak kesin olan bir şey var ki Kızıl Kale düşse de huzur gelmeyecek.

Yorumlar