Sinemada evlilik içi çatışmaların cinayete varan boyutlarını izlemek yeni bir şey değil. Jason Segel ve Samara Weaving'in başrollerini paylaştığı Over Your Dead Body, bu tanıdık temayı modern bir hikaye ve popüler kültür referanslarıyla açarak baştan ilgiyi üzerine çekmeyi başarıyor.

🔪
Yazı, Over Your Dead Body'e dair spoiler içermeyecek.

Dan, internetteki pop-up reklamlarını yönetmekten usanmış, iş hayatı bir türlü profesyonelliğe ulaşamamış ve kendinden bezmiş bir adam. Hayatında hiçbir şeyin yolunda gitmemesi, karısıyla olan tartışmaları da son noktasına getiriyor ve Lisa’yı öldürme planıyla New York’un kuzeyindeki sakin aile evine doğru yola çıkıyor. Yanında taşıdığı koli bantları ve şüpheli aletlerle dolu sandıkla, aslında ne kadar amatörce ve aptalca bir plan yaptığını hemen anlıyoruz. Jason Segel, bu çaresiz ve titiz adamı canlandırırken karaktere tam oturan bir acizlik katmayı başarmış. Aslında Marshall'ın bir tık vahşi versiyonu da diyebiliriz kendisi için. 🤭

Fakat işler Dan’in umduğu gibi gitmiyor çünkü Lisa’nın da kendince hafta sonu planları var. Tam harekete geçecekken, Lisa ani bir manevrayla dönüyor ve onu etkisiz hale getiriyor. Bu andan sonra anlıyoruz ki karşımızda çaresiz bir kurban değil, en az kocası kadar kararlı bir kadın var. İkilinin bu noktaya gelme sebepleri ise bir evlilik enkazının en sıradan parçaları. Tabii işin içinde bir de ciddi bir hayat sigortası parası var. Filmin ilk kısımları, karakterlerin birbirine acımasızca hakaret ettiği, yüksek enerjili ve gerçekten zekice yazılmış diyaloglarla dolu. Segel ve Weaving bu sahnelerde harika bir ritim yakalıyor ve fiziksel bir darbe kadar etkili hakaretlerle filmi yukarı taşıyor.

Davetsiz misafirler, değişen dengeler...

Yönetmen Jorma Taccone, seyirciyi bu eğlenceli karı-koca hesaplaşmasına tam alıştırmışken filmin yönünü aniden ve başka bir yöne kırıyor. Eve dahil olan üç yabancı, hikayeyi bir evlilik komedisinden sert bir hayatta kalma mücadelesine hatta bir Tarantino filmine dönüştürüyor. Hapisten kaçan iki mahkum ve onlara yardım eden bir kadın gardiyan, Dan ve Lisa’yı rehin alarak filmin asıl tehlike unsuru haline geliyorlar. E tabii yazılı olmayan bazı kurallar vardır, hiçbir şey bir çifti hayatta kalmaya çalışmak kadar hızlı bir araya getiremez. Ancak film bu virajı döndükten sonra o ilk başta yakaladığı dinamik ritmi ve özgün havasını maalesef kaybetmeye başlıyor.

Buradaki temel sorun, Dan ve Lisa’nın bu ölümcül geceyi atlatmak için kurdukları zoraki ortaklığın altının yeterince doldurulamamış olması. Karakterlerin hayatta kalmak için yan yana gelmesini anlıyoruz, fakat yönetmen bize onların bu tehlike anında ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleri ya da ortak bir bağ kurmaları için ikna edici sebepler sunamıyor. Sahnelerin ilerleyişi daha çok şansa ve tesadüflere bağlı kalıyor. Karakterlerin tüm bu beladan kurtulma çabaları inandırıcı bir motivasyondan yoksun olunca, filmin ikinci yarısında yaratılmak istenen o gerilim atmosferi de ister istemez gücünü kaybediyor.

Kısmi kopukluk ve farklı türler

Başrol oyuncularımızın bireysel yeteneklerine diyecek yok, ancak aralarındaki kimya uyumsuzluğu filmin ilerleyen dakikalarında ciddi şekilde göze batıyor. Bir çift olarak birbirlerine aitmiş gibi durmadıkları gibi, oyunculuk tarzı olarak da bir tık farklı frekanslarda geziniyorlar. Segel, durum ne kadar ciddi veya tehlikeli olursa olsun sahnelerini hep bir komedi zamanlamasıyla oynamayı tercih ediyor. Weaving ise tam aksine, saf bir korku ve aksiyon sinemasının gerektirdiği ciddiyetle fiziksel performans sergiliyor. Weaving bu tür filmleri sever, bilirsiniz...

“Evlilik Arifesinde Olan İzlemesin”: Ready or Not (2019)
Geleneklerin boğucu karanlığını ve zenginlerin absürt huylarını kaotik bir düğün gecesi üzerinden anlatan ‘Ready or Not’, sınıf çatışmasını kanlı bir saklambaç oyununa dönüştürüyor.

İlk perdede, yani birbirlerinden nefret eden ve boşanmanın eşiğindeki bir çifti canlandırırken bu kopukluk aslında başarılıydı. Karakterlerin birbirine olan yabancılığını ve nefretini iyi besliyordu diye düşünüyorum. Ancak hikaye gereği dışarıdaki düşmana karşı birleşip ortak hareket etmeleri gereken sahneler başladığında bu bağ kuramama hali ciddi bir probleme dönüşüyor. Kameraya doğrudan bakıp seyirciye göz kırpmıyorlar belki ama birbirleriyle tam olarak bağlantı kuramayan bu performanslar, karakterlerin bir takım olduğuna inanmamızı engelliyor.

Parıldayan bir kötü ve sorunlu etik değerler

Filmin asıl kurtarıcısı ve ikinci yarı sahnelerinin tamamını ele geçiren ismi ise kesinlikle Timothy Olyphant. Uzun zamandır bu kadar güçlü bir kötü rolünde izlemediğimiz oyuncu, performansı boyunca harika seçimler yapıyor. Sadece meraklı bir kafa eğmesiyle ya da sosyopatça bir gülümsemeyle karakterinin ne kadar tehlikeli olduğunu hissettiriyor. Diğer iki kötü karakteri canlandıran Juliette Lewis ve Keith Jardine berbat oynamıyorlar ama Olyphant’ın baskın performansının gölgesinde kalmaktan da kurtulamıyorlar.

Yönetmen Taccone’nin teknik becerisi yer yer görülse de filmin tonunu ayarlama konusunda da ciddi sıkıntıları var. Özellikle ortalarda yer alan ve uzun süren bir cinsel saldırı girişimini mizah unsuru gibi sunmaya çalışan an, filmin en rahatsız edici kısmı. Gerçek hayatta son derece hassas olan bu konunun, bir şaka malzemesi gibi işlenmesi filmin zamanlamasını tamamen baltalamış. Bu sahneden sonra film ancak ara sıra toparlanabiliyor ve finaldeki an da izleyicinin ağzında oldukça kötü bir tat bırakarak perdeyi kapatıyor.

Kanlı estetik ve içi boş şiddet

Filmin teknik olarak en başarılı olduğu alan ise kesinlikle kanlı sahneler ve makyaj efektleri. Yapıma sadık kalınarak filmde şok edici miktarda kopmuş vücut parçası ve vahşet kullanılmış. Makyaj ekibi ve dövüş koreografileri gerçekten çok başarılı; türün meraklılarının bu sahnelerden etkileneceği kesin. Taccone, insan ilişkilerindeki o ince dengeleri kuramazken, şiddeti sahneleme konusunda son derece rahat ve keyif alır biçimde davranıyor. Ancak buradaki sorun, bu başarılı vahşet sahnelerinin sonuçta olması gerekenden daha boş hissettiren bir amaca hizmet etmesi.

Eğer senaryo, çiftlerden birini tamamen kötülerin safında tutmayı seçseydi, aralarındaki kimya sorunu bu kadar dikkat dağıtıcı olmazdı ve daha tutarlı bir hikaye izleyebilirdik. Ya da tam tersi, Dan ve Lisa’nın ilişkisinde neler olup bittiğini önemsememiz için bize daha fazla zaman tanınabilirdi. Mevcut haliyle film, karakterleri hızlıca birer cansız bedene dönüştürmek için acele ediyor ama bizim onlar için endişelenmemiz ya da birini desteklememiz için hiçbir neden vermiyor. Sonuçta karşımızda, harika bir fikirle başlayıp yanlış tonlamalarla harcanmış, sadece teknik başarısı ve oyuncularıyla akılda kalabilecek ortalama bir tür denemesi kalıyor.

Paylaş