Televizyon tarihinin popüler sitcomlarından biri olan The Big Bang Theory, yıllar boyunca yalnızca ana karakterleriyle değil, etraflarında şekillenen yan karakterleriyle de yaşayan bir evren kurdu. Bu evrenin belki de en geride kalmış isimlerinden olan Stuart Bloom ise yıllar boyunca talihsizliğiyle anıldı. Stuart Fails to Save the Universe de bu noktadan hareket ediyor ve yıllarca kenarda kalan bir karakteri bu sefer merkezine yerleştiriyor.

Dizinin çıkış noktası oldukça basit. Stuart, Sheldon ve Leonard tarafından geliştirilen bir cihazı bozuyor ve bunun sonucunda gerçekliğin dengesi altüst oluyor. Çok geçmeden kendisini yalnızca kendi hayatını değil, çok daha büyük bir felaketi düzeltmeye çalışırken buluyor karakterimiz. Ancak dizi bu fikri ağır bir bilimkurgu anlatısına dönüştürmek yerine enerjik, hızlı ve eğlenceli bir maceraya çevirmeyi tercih ediyor. Bir de şunu düşündürüyor; dizinin ismi tesadüfen mi konuldu ve Stuart'ın bu işi gerçekten başarabileceğine inanıyor muyuz? 🫠
Komedinin unuttuğu tempo

Warner Bros. Discovery sayesinde ilk üç bölümü önceden izleme şansı yakaladım. Bu ilk bölümlerin ardından dizi adına en net söyleyebileceğim şey, temposunun beklediğimden son derece yüksek olduğu. Son yıllarda karşımıza çıkan birçok komedi işi daha sakin, daha gündelik ve daha düşük enerjili anlatımlara yönelmişken, burada olaylar sürekli birbirini kovalıyor. Karakterler bir problemin içinden çıkmaya çalışırken kendilerini başka bir problemin içine sokuyor ve hikâye neredeyse hiç yerinde durmuyor.
Buna rağmen dizi yalnızca koşuşturmacadan ibaret değil. Tempoyu karakter ilişkileriyle dengelemeyi başarmışlar. Stuart'ın yıllardır taşıdığı özgüvensizliklerin ve hayata karşı geliştirdiği teslimiyet hissinin yerini yavaş yavaş bir amaç duygusunun alması, hikâyenin en güçlü tarafı olmuş bana kalırsa. The Big Bang Theory'de onu sürekli başına tuhaf işler gelen, kadersiz ve üzgün biri olarak izlemeye alışmıştık. Bu kez ise sorumluluk alan ve bir hedefin peşinden giden bir karakter görüyoruz.
The Big Bang Theory'nin asıl gücü

Dizinin en başarılı taraflarından biri de yıllardır tanıdığımız yan karakterleri yeniden bir araya getirme biçimi. Denise, Bert hatta Kripke gibi isimler bu sefer yalnızca birer misafir değil, her biri hikâyenin içinde gerçek bir işlev üstleniyor ve maceranın ilerlemesine katkı sağlıyor. İnanın, Kripke bile.

Bu durum aslında The Big Bang Theory'i neden bu kadar uzun süre sevdiğimizi de yeniden hatırlatıyor. Dizi hiçbir zaman yalnızca birkaç ana karakterden ibaret değildi. Pasadena'daki o küçük arkadaş grubu zamanla büyük bir topluluğa dönüştü. Burada da aynı hissiyat var, sadece biraz daha tuhaf ve daha hareketli...
Çizgi romanların uçsuz bucaksız sınırları
Serinin çizgi roman kültürüne olan bağlılığı da hikâyeye ayrı bir tat katmış. Hayatlarını süper kahramanlar, alternatif evrenler ve imkânsız senaryolar üzerine konuşarak geçiren nerd karakterlerin bir gün gerçekten böyle olayların ortasında kalması eğlenceli bir fikir. Dizi, konusunu bu fikir üzerine kuracak kadar bu ironinin farkında.

Özellikle alternatif gerçekliklerle kurduğu yapı ilk bakışta diziyi fazla bilimkurguya kaydıracakmış gibi duruyor. Fakat üç bölümün ardından gördüğüm kadarıyla ekip bunun dozunu şaşırtmamış. Hâlâ merkezde karakterlerin kendi beceriksizlikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler var.
Eski dostları görmek gibi

İlk üç bölümün sonunda bende kalan duygu şaşırtıcı derecede basitti, çok özlemişim. Ben The Big Bang Theory'i çocukken televizyonda denk geldikçe izlediğimi hatırlıyorum. Üniversitedeyken güncel bölümlerine yetişip bitirmiştim ve açık konuşmak gerekirse içerisine dahil olduğum en güzel yolculuklardan birisiydi. 2000'lerin yabancı dizi furyasını hatırlayan ve iliklerine kadar yaşayan biri olarak yıllardır ekranlarda böyle bir komedi görmemenin eksikliğini hissediyorum. Elbette hâlâ iyi işler var ancak geniş karakter kadrolarına sahip, sıcak ve çabasız izlenen bir komedi dizisine artık öyle çok sık rastlanmıyor.

Stuart Fails to Save the Universe, ilk bölümleriyle bu boşluğu doldurabilecek bir enerjiye sahip olduğunu gösteriyor. Stuart ve arkadaşlarının tuhaf, zaman zaman absürt ve eğlenceli macerası uzun süredir özlenen bir hissi geri getiriyor. Büyük iddialar peşinde koşmadan eğlendirmeyi bilen, karakterlerini seven ve izleyicisine de onları yeniden sevme fırsatı veren bir yapım. Bu evrene dönmek her zaman güzel hissettiriyor. Ama yine de bir şüphem var; Stuart evreni gerçekten kurtarabilecek mi? 🫠

Yorumlar