Justice League sonrası yer aldığı yapımlarda yüzü bir türlü gülmeyen Gal Gadot, Prime Video imzalı The Runner ile de şaşırtmamaya devam ediyor.
The Runner’ı izlerken insanın aklına ilk gelen soru “Şimdi ne olacak?” değil, “Bütün bunlar neden oluyor?” oluyor. Kevin Macdonald’ın yönettiği film, oğlu Noah’ı okula bıraktıktan kısa süre sonra kaçırıldığını öğrenen Londralı avukat Maia Marten’ın hikayesini anlatıyor. Noah hakkında bildiğimiz en önemli şey diyabet hastası olması. Kaçıran kişinin de bunun farkında olması, Maia’yı daha en baştan zamana karşı yarışmak zorunda bırakıyor. Oğlunun glikoz seviyesini canlı olarak telefonuna gönderen adam, Maia’yı bir buçuk saatlik film süresi boyunca yönlendirerek ondan o gün yargılanacak olan kilit tanığı öldürmesini istiyor.

Buraya kadar aslında klasik herhangi bir suç-gerilim hikâyesinin temel taşları yerli yerinde. Bir suç örgütü, kendilerini zor durumda bırakabilecek önemli bir tanığı ortadan kaldırmak istiyor, bunun için de tanığın davasıyla ilgilenen avukatın en hassas noktasına dokunuyor. Sorun, filmin bu fikri kurduktan sonra onu inandırıcı hâle getirmek için neredeyse hiçbir şey yapmıyor olması. Maia’nın oğlunu kaçırıp kadını cinayete zorlamak, hikâyenin ağlamaklı kısmı için alan yaratıyor ama bunun neden mantıklı bir seçenek olduğunu açıklayacak bir yer hazırlamayı unutuyor.
Üstelik The Runner yalnızca olay örgüsünün tuhaflığıyla mücadele etmiyor. Karakterlerin verdikleri kararlar da çoğu zaman filmin o an ulaşmak istediği noktaya göre şekilleniyor. Bir gerilim filminde seyircinin her ayrıntının gerçek hayattaki kadar kusursuz işlemesini beklemesi gerekmiyor elbette. Bir miktar abartı, ya da tesadüf bu türün zaten doğasında var. Fakat bunların karşılığında filmin en azından tempolu, eğlenceli ya da gerilimli olması gerekmiyor mu? The Runner hikâyesinin açıklarını kapatacak kadar enerji yaratmaktan bile yoksun.
Telefonun ötesinde başka bir dünya

Teknolojiyle kurduğu ilişki de benzer bir problem taşıyor. Biraz Jake Gyllenhaal'lu Ambulance, biraz Phone Booth, bazen de biraz Deja Vu hissi vermeye çalışan filmde Maia’nın telefonu, oğlunun sağlık durumunu takip ettiği araç olmaktan çıkıp neredeyse bütün hikâyeyi yöneten bir kumandaya dönüşüyor. Kaçıran kişi, telefondaki bilgiler aracılığıyla Maia’yı kontrol ediyor; seyirci de olayların önemli bir bölümünü aynı ekran üzerinden görüyor. Film, günümüz insanının telefonlarına bağımlılığı ve teknolojinin kişisel hayatımıza ne kadar kolay sızabildiği üzerine bir şey söylemeye çalışıyor. (Nadiren de olsa vermeye çalıştığı bir mesaj var...)
Fakat bu fikir gerçek bir temaya dönüşecek kadar derinleşmiyor. Yapay zekâya yönelik eleştiri de aynı şekilde hikâyenin içine sonradan eklenmiş bir unsur gibi aşırı sırıtıyor. Teknolojiyle ilgili oldukça güncel bir meseleye dokunuyor ama bunu araştırmak yerine birkaç yüzeysel fikirle yetiniyor. Sonuçta da ortaya, “Telefonlarımız bizi ne kadar kontrol ediyor?” sorusunu ortaya atıp cevabını vermeye pek niyetlenmeyen bir iş çıkıyor.

80 dakikadan kısa sürmesi ise bir avantaj. En azından gereksiz yere uzamıyor. Ama biraz ciddileşecek olursak bu kısa süre hikâyenin yeterince geliştirilmemesinin de nedeni gibi. Maia’nın geçmişinde karanlık bir hikâye bulunuyor ve bu geçmişin karakterin bugünkü davranışlarıyla bir bağlantısı olduğu seziliyor. Fakat film bunun üzerine gerçekten duracak zamanı kendine hiç tanımıyor. Bu gerçek neden anlatıldı, karakterle ya da o an izlediğimiz şeyle ne ilgisi var?
Hız var, gerilim yok
Macdonald da filmin temposundaki bu açığı mümkün olduğunca hızlı bir kurgu ile kapatmaya çalışmış. The Runner neredeyse sürekli hareket hâlinde, haliyle biz de nefes nefese kalıyoruz. Maia sürekli bir yerden diğerine koşuyor, bir tehlikeden kurtuluyor, yeniden yola çıkıyor ve sonraki sahneye geçiyor. Fakat bu kadar hareketin içerisinde bulunduğumuz mekânı ve aradaki mesafeyi anlamakta bile zorlanıyoruz.

Bu nedenle aksiyon sahneleri de beklenen etkiyi yaratmıyor. Bir köprüden atlaması, bir trenin peşinden koşması ya da kendisini sıkıştıran durumdan kurtulmaya çalışması kâğıt üzerinde heyecan verici. Fakat kurgu o kadar hızlı ve görüntüler o kadar keskin biçimde birbirine bağlanıyor ki sahnenin fiziksel ağırlığını hissedemiyoruz. Tehlikenin ne kadar yakın olduğunu anlamadan sahne bitiyor. Film hareketi artırdıkça gerilim de artacakmış gibi davranıyor ama bekleneni hiçbir sahnenin sonunda bulamıyoruz.
Bu noktada Gal Gadot’nun performansına haksızlık etmemek gerektiğini düşünüyorum. Maia’nın içinde bulunduğu paniği ve oğluna ulaşma konusundaki kararlılığını taşıyor kendisi. Ancak karakterin senaryoda neredeyse sürekli koşması, kaçması ve ağır nefes alması dışında yapacak fazla bir şeyi yok. Oyuncunun performans alanı daraltıldığında ortaya çıkan sınırlılık da doğal olarak yansıyor. Büyük ihtimalle onun yerine kim olsa aynı olumsuzluk ortaya yine çıkardı.
Kötü adamın da hikâyesi olmalı

Filmin karşı tarafında ise hiç tanımadığımız Lewis var. Hiç tanıyamadığımız... O da senaryonun kurduğu dünyanın kurbanlarından biri olmuş. Tehdidi gerçekten hissettirecek, ana karakter ile arasında kişisel bir çatışma yaratacak bir kötü adam yerine, sadece Maia’nın önüne yeni bir engel koymak için kullanılan bir karakter izliyoruz. Hatta bir sahnede parmaklarının arasında bıçak çevirerek ne kadar tehlikeli ve dengesiz olduğunu göstermeye çalışması, karakteri ürkütücü hâle getirmekten çok senaryonun ne kadar basit olduğunu gösteriyor.
Buradaki temel sorun aslında The Runner’ın hangi filmi olmak istediğine bir türlü karar verememesi. Gerçekçi bir suç-gerilim olarak baktığınızda olay örgüsü fazla zorlama. Saf bir aksiyon filmi olarak baktığınızda ise işler daha da kötüleşiyor çünkü bu konuda örnek verebileceğimiz, ya da onun örnek alsa bile bundan daha iyi bir iş çıkarabileceği tonla yapım var. Burada sahneler ne yeterince yaratıcı ne de eğlenceli. Oysa tür filmlerinde mantık sınırlarını zorlamak tek başına bir problem değil. Seyirciyi o dünyanın kurallarına inandırdığınız sürece çok daha uçuk fikirler bile çalışabilir. The Runner kendi kurduğu kurallara bile inanmıyor.
Koşmak yetmiyor

Bu yüzden film sona geldiğinde geriye özellikle hatırlanacak fazla bir şey kalmıyor. Hatta tek hatırladığım şey; Maia'nın çocuğunu, oğlunun partisine davet etmeyen kadına "Bitch," demesi. Kısa süresi sayesinde hızlı tüketiliyor ama aynı hızla da akıldan çıkıyor. Birbirine benzeyen dijital platform işlerinin arasından sıyrılabilmek için elinde yeterince malzeme var ama işe yarayabilecek bir fikri yok.
The Runner’ın daha iyi sonuç alabilmesi için çok daha karmaşık bir hikâyeye ihtiyacı yoktu. Tam tersine, daha sade bir senaryo, daha inandırıcı kararlar ve aksiyon sahnelerinde biraz daha fiziksel bir dünya yeterli olabilirdi diye düşünüyorum. Filmde sürekli Maia’yla birlikte bir sonraki noktaya koşturuyoruz ama seyirciye onun peşinden gitmek için yeterli sebep bir türlü verilmiyor. Gerilim yaratmaya çalışırken mantığını kaybeden bir film The Runner. Henüz izlemediyseniz rotanızı bir sonraki filme doğru ayarlamanızı öneririm. Ya da çıkıp mahallede bir tur koşmak da güzel bir seçenek.

Yorumlar