Resident Evil alışkın olduğumuz kıyamet senaryolarından biriyle başlıyor. Bir virüs, bir şehir, kontrolden çıkan bir salgın ve ne olduğunu tam olarak anlamadan kendini olayların ortasında bulan sıradan bir adam… Fakat Zach Cregger çok geçmeden filmin yönünü değiştiriyor. Bir noktada gerçekten "ben zombi filmi mi, yoksa Zombieland gibi bir parodi mi izliyorum?" diye düşünmek mümkün. Üstelik bunu filmin aleyhine söylemiyorum. Tam tersine, Resident Evil’ın en sevdiğim taraflarından biri korkuyu sürekli ciddiye almak zorunda hissetmemesi. Cregger, Weapons’ın daha ağır atmosferini geride bırakıp çok daha hızlı, eğlenceli ve yer yer şaşırtıcı bir film ortaya koyuyor.

Ben bu çok sevilen serinin oyunlarına hiçbir zaman hâkim olmadım. Ama Milla Jovovich’li Resident Evil filmlerinin neredeyse tamamını izlemişimdir. Dolayısıyla filmin oyunlara ne kadar sadık olduğunu değerlendirmem pek mümkün değil, ama evrene hiç de yabancı değilim. Yine de Cregger’ın yalnızca Resident Evil adını kullanmadığı ortada. Film, oyunları birebir beyazperdeye taşımaktan çok, bir oyun oynama hissini yakalamaya çalışıyor. Kaynakların azalması, giderek zorlaşan hedefler, tamamlanması gereken görevler ve karakterin sürekli olarak "Buradan da mı çıkmam gerekiyor?" noktasına gelmesi bunun önemli bir parçası.
Filmin içinde bir oyun kumandası

Merkezde Cregger’ın Weapons’ından da tanıdığımız Austin Abrams’ın canlandırdığı Bryan var. Bryan, Raccoon City’deki bir sağlık tesisine gizemli bir paket götürmekle görevlendirilen sıradan bir tıbbi kurye. Kendini bir anda kar fırtınasının ortasında, ne olduğunu anlamadığı bir olaylar zincirinin içinde buluyor. Sonrası da klasik bir "dünyayı kurtaracak seçilmiş kişi" hikâyesine dönüşmüyor. Bryan korkuyor, kaçıyor, hata yapıyor ve çoğu zaman ne yapması gerektiğini bilmiyor. Abrams da bunu oldukça fiziksel bir performansla taşıyor. Karakteri bir anda aksiyon kahramanına dönüştürmek yerine, gerçekten hayatta kalmaya çalışan biri olarak bırakması filmin en doğru tercihlerinden olmuş.

Cregger’ın görev mantığı ise filmin en eğlenceli taraflarından. Hikâye ilerledikçe Bryan’ın önüne yeni hedefler çıkıyor ve bunların her biri bir öncekinden daha tehlikeli hale geliyor. Üstelik Bryan bu görevleri kusursuz şekilde tamamlayan biri değil. Tökezliyor, yanlış kararlar veriyor ve çoğu zaman ne yaptığını kendisi de bilmiyor. Bu davranışların tamamı da filmin bir oyunun bölümlerinden geçiyormuş hissini güçlendiriyor. Arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla oyunlara yapılan göndermeler filmin üzerine bariz şekilde yerleştirilmiş değil. Bu da özellikle video oyunu uyarlamalarında sık gördüğümüz "Bakın, bunu da koyduk!" hissinden uzak durmasını sağlıyor.
Korku ile gülümseme arasında

Filmin benim için asıl sürprizi tonu oldu. Resident Evil bir süre sonra yalnızca zombi filmi olmaktan çıkıp yaratık filmi, hayatta kalma filmi ve yer yer kara komediye dönüşüyor. Gerçekte bir komedyen de olan Cregger’ın korkuyla mizahı aynı sahnede buluşturması burada oldukça iyi çalışıyor. Bazı yaratıklar gerçekten rahatsız edici, bazılarıysa ilk anda ne gördüğünüzü anlamanızı zorlaştıracak kadar tuhaf. Film boyunca "Şimdi ne çıkacak?" hissi hiç kaybolmuyor. Zaman zaman Sam Raimi’nin korkuyla mizahı birbirine karıştıran filmlerini hatırlatsa da Cregger kendi ritmini koruyor.
Burada yine Abrams’ın performansına dönmek gerekiyor. Bryan’ın yaşadıkları giderek saçma bir noktaya ulaştıkça oyuncu da bunu görmezden gelmiyor. Karakterin şaşkınlığı ve çaresizliği doğrudan filmin mizahının bir parçasına dönüşüyor. İzlerken birkaç kez "Ben olsam ben de böyle davranırdım" diye düşündüğüm anlar oldu. Bu da karakteri beklenmedik biçimde yakınlaştırıyor. Bazı sahnelerde gülerken aynı anda gerçekten gerilebiliyorsunuz. Film hiçbir zaman tamamen komediye dönüşmüyor çünkü korku tarafını elinden bırakmıyor. Bence filmin enerjisini ayakta tutan da tam olarak bu olmuş.

Fakat yeni Resident Evil’ın kusursuz olduğunu söylemek mümkün değil. Özellikle son bölümde Cregger’ın başlarda kurduğu kaosu toparlarken aynı kontrolü koruyamadığı hissediliyor. İlk bölümdeki görev mantığı ve giderek yükselen gerilim, sona doğru daha klasik bir büyük finale bırakıyor kendini. Bazı bağlantılar daha güçlü kurulabilir, bazı karakterler de biraz daha fazla alan bulabilirdi. Her şey oldukça hızlı gerçekleşiyor. Yine de bunlar filmi bozan sorunlardan çok, sona geldiğinizde "biraz daha izleseydik keşke" dedirten eksiklikler. Filmin 90 dakika civarında kalması da bu açıdan avantajlı, gereksiz yere uzatılmış bir blockbuster izlemiyoruz.
Yeni bir sayfa

Cregger’ın Resident Evil’ı, yönetmenin Barbarian ve Weapons gibi önceki işlerinin ağırlığına sahip değil. Ama bu kez başka bir şey deniyor. Seyircinin neyle karşılaşacağını tam olarak bilmemesinden yine faydalanıyor, yalnız bunu çok daha hızlı ve eğlenceli bir filmin içinde yapıyor. Hikâye ilerledikçe yeni bir tehlikenin ortaya çıkması tempoyu sürekli canlı tutuyor. Sonuna kadar karşımıza tam olarak ne çıkacağını bilmemek de filmin en keyifli taraflarından biri.

Milla Jovovich döneminin büyük aksiyon gösterilerinden sonra Cregger, seriyi daha küçük bir noktaya çekip sıradan bir adamın hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Ortaya zaman zaman korkutan, zaman zaman güldüren, zaman zaman da "az önce gerçekten ne gördüm?" dedirten enerjik bir korku filmi çıkıyor. Belki Cregger’ın en büyük filmi değil ama Resident Evil adının sinemada hâlâ izlenmeye değer bir karşılığı olabileceğini hatırlatan, kendi tonunu bulmuş bir uyarlama.

Yorumlar