Monster antolojisinin dördüncü sezonu nihayet bir kadın seri katilin hikâyesine odaklanıyor. Üstelik bunun için seçilen isim oldukça yerinde: Lizzie Borden. 1892’de babası ve üvey annesinin baltayla öldürülmesiyle Amerika’nın en çok konuşulan isimlerinden birine dönüşen Borden’ın suçluluğu hiçbir zaman kesin olarak kanıtlanmadı. Buna rağmen yıllar içinde popüler kültürün en tanınan kadın suç figürlerinden biri hâline geldi. Dolayısıyla Monster için hem tarihsel hem de tematik açıdan zengin bir malzeme söz konusu.

Ne var ki diziyi izlerken ilk kez bir Monster sezonuna karşı bu kadar mesafeli olduğumu fark ediyorum. Sorun hikâyenin kendisinde değil, dizinin bu hikâyeyi anlatmak için yaptığı tercihlerde. Yaratıcı Ian Brennan, Lizzie’yi yaşı küçültülmüş, babası Andrew Borden tarafından ihmal edilen ve üvey annesi Abby Borden tarafından kötü muamele gören genç bir kadın olarak karşımıza çıkarıyor. Böyle bir başlangıç, karakterle empati kurmayı kolaylaştırıyor. Fakat dizi bir süre sonra Lizzie’yi anlamaya çalışmakla onu aklamak arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. İlk sezonlarında suçlular konusunda sempati oluşturacak detaylar olduğu çok tartışılmıştı ve kesinlikle katılmadığım bir fikirdi. Ama sanırım işler benim için de burada biraz farklılaşmış gibi görünüyor.
Katilden çok bir mağdur

Ella Beatty’nin Lizzie'si, hayatının büyük bölümünü yalnız geçiriyor. Evde gördüğü baskı ve sevgisizlik, zaten iletişim kurma konusunda sıkıntıları olan karakterimizi dış dünyadan giderek uzaklaştırıyor. Ailenin "yeni Maggie"si, pardon hizmetçisi Bridget Sullivan’ın eve gelişiyle birlikte ise Lizzie, hayatında ilk kez gerçek bir yakınlık tadıyor. Bridget’in kendi tuhaf ve renkli hayatından söz edişi, Lizzie’ye farklı bir dünyanın mümkün olduğunu göstermesi ve aralarındaki ilişkinin romantik bir boyut kazanması, hikâyeye olduğundan ilginç bir yön veriyor.

Fakat bu noktada dizi, Lizzie’nin karakterini derinleştirmek yerine onu seyircinin kolayca benimseyeceği bir figüre dönüştürmeye başlıyor. Borden ailesine karşı duyduğu öfkenin altında daha karmaşık bir kişilik görmek yerine, çoğu zaman şartların sürüklediği genç bir kadın izliyoruz. Lizzie’nin kendi kusurları, zaafları ve karanlık tarafı geri plana itildikçe, Monster'ın temel sorusu da kayboluyor: Gerçekten kim bir “canavar” ve insanları o noktaya getiren şey ne?

Dizinin en iyi fikri başka yerde

Sezonun en başarılı tarafı ise şaşırtıcı biçimde Lizzie’nin kendi hikâyesinden çıkıp başka iki kadın karaktere uzanması. Bridget’in Lizzie’ye anlattığı Kontes Elizabeth Báthory hikâyeleri, dizinin gotik atmosferini güçlendirirken Lizzie’nin suçuyla tarih arasında ilginç bir bağ kuruyor. Báthory’yi de Krieps’in canlandırması, bu bağlantıyı daha da dikkat çekici hâle getiriyor.

Daha sonra Aileen Wuornos’un (Sarah Paulson) hikâyeye dahil olmasıyla bu bağlantı genişliyor. Lizzie’nin suçlarının hayranı olan Wuornos’un Borden evine gelişi, iki farklı dönemde yaşamış iki kadın katili aynı anlatı içinde buluşturuyor. Üç kadının hikâyesi bir araya geldiğinde Monster gerçekten kendine özgü bir şey deniyor ve bunu yakalamayı başarıyor. Keşke dizi bu fikrin üzerine daha fazla gitseymiş.
Báthory ve Wuornos bağlantısı

Báthory bölümleri özellikle dizinin en sağlam anlarını oluşturuyor denebilir. Mum ışıkları, eski kaleler ve gotik atmosfer, Monster'ın alışıldık karanlığını bu kez daha masalsı bir görsellikle çevreliyor. Krieps’in aynı sezon içinde iki farklı karakteri taşıması da bu bölümlere ayrı bir ağırlık kazandırmış.

Wuornos tarafı ise tam tersine daha sade ve neredeyse hafif bir ton taşıyor. Charlize Theron'un Wuornos performansının başarısını hatırlıyorum ve Sarah Paulson'ın karaktere kattığı kendi tarzı da hiç sırıtmamış. Wuornos’un Lizzie Borden’a duyduğu ilgiyi de hikâyenin tuhaf ama eğlenceli taraflarından birine dönüştürüyor. Sorun şu ki hem Báthory hem Wuornos kendi başlarına bu kadar ilgi çekiciyken, Lizzie’nin hikâyesine dönüldüğünde dizinin enerjisi belirgin biçimde düşüyor.
Tarihi yeniden yazmak

Monster: The Lizzie Borden Story'nin en tartışmalı tercihlerinden biri, tarihsel gerçeklikten uzaklaşması değil, bunu yaparken ortaya daha güçlü bir hikâye koyamaması. Tarihsel bir figürü yeniden yorumlamak elbette sorun değil. Ancak yapılan değişikliklerin karakteri daha karmaşık hâle getirmesi gerekirken Lizzie’yi çoğu zaman daha basit bir figüre dönüştürmesi dizinin kendi amacına ters düşüyor.

Üstelik Lizzie Borden gibi zaten hakkında sayısız teori ve yorum üretilmiş bir karakter. Böyle bir koz elinizde varken seyircinin bildiği gerçeklerle dizinin yarattığı kurgu arasındaki gerilim neden daha verimli kullanılamadı çok merak ediyorum. Bunun yerine sezon, zaman zaman gerçek bir hikâyenin özgürce yeniden yorumlanmasından çok, eksik kalan yerleri kurgu ile dolduruyormuş hissi veriyor.
Canavar nerede?

Bütün bunlara rağmen sezonun tamamen başarısız olduğunu söylemek de biraz ayıp olur. Görsel açıdan dikkat çekici anları, güçlü performansları ve özellikle Báthory ile Wuornos üzerinden kurduğu bağlantıları var. Rebecca Hall ve Charlie Hunnam da Borden ailesinin yarattığı rahatsız edici atmosferi tamamlayan, gerçekçi performanslar sunuyor. Ancak bu parçalar bir araya geldiğinde sezonun bütünü aynı etkiyi maalesef yaratamıyor.

Monster: The Lizzie Borden Story, iyi fikirlerin arasında sıkışıp kalmış bir sezon. Lizzie Borden gibi başlı başına bir dizi taşıyabilecek kadar ilginç bir figürün hikâyesi, dizinin kendi eklemeleri altında giderek daha az merak uyandırıyor. O iki kadın ekrana geldiğinde gözlerimizi ayıramıyoruz; Lizzie’nin hikâyesine döndüğümüzde ise bir an önce yeniden ilginç bir şey olmasını bekliyoruz. Monster ilk kez bir kadın seri katili merkezine alırken, belki de en büyük hatasını burada yapıyor: Canavarını ararken insanını basitleştiriyor.


Yorumlar