The Boys’un beşinci sezonunun üçüncü bölümü, bizi yine o tanıdık ve rahatsız edici aynanın karşısına oturtuyor. Bölüm, Ryan’ın Rusya’daki askeri ekibi ortadan kaldırmasının ardından Vought’un yayınladığı son propaganda videosuyla açılıyor.

🧪
Yazı, The Boys dizisine dair spoiler içeriyor.

Soldier Boy'u Rusya’da Amerika’nın dostu ve Ukrayna’daki "sinsi hainleri" ifşa eden bir kahraman olarak izliyoruz. The Deep’in "Görünüşe göre Rusya düşmanımız değil; onlar güçlü, aileyi önceliklendiren ve trans bireylere tahammül etmeyen bir millet," şeklindeki yorumu, dizinin güncel politik iklimi yakalamadaki ustalığının kanıtı niteliğinde. Hatırlarsanız geçtiğimiz sezonda da Trump'ın kulağından vurulması olayı, burada Başkan'a yapılan suikast girişimiyle denk gelmişti... İşte bugün de benzer bir videoyu sosyal medya akışımızda görsek şaşırmayacak olmamız, dizinin absürtlüğünün aslında gerçeğin ta kendisi olduğunu bir kez daha yüzümüze vuruyor.

Bu açılışın ardından hikaye, Soldier Boy’un virüsten nasıl sağ çıktığına dair teknik detaylara girişiyor. Compound V’nin ilk versiyonu olan V1 ile vurulmuş olması, onu sadece bir süper kahraman değil, aynı zamanda bir prototip haline getirmiş. Boys ekibinin yeni görevi ise net: Kalan V1 stoğunu ele geçirmek veya Homelander’ın eline geçip onu tamamen yenilmez kılmadan önce yok etmek. Ancak dürüst olalım; Homelander zaten bugüne kadar yeterince ölümsüz hissettirilmişti. Bu yeni "V1 tehdidi", final sezonuna doğru ilerlerken olay örgüsünü canlı tutmak için kullanılan bir araçtan fazlası gibi durmuyor. Homelander’a virüs verme planının bu kadar erken çözülmeyeceğini hepimiz içten içe biliyoruz.

Geçmişin prangaları

Soldier Boy, kendisini neredeyse hiç anlamadığı bir satranç oyununda piyon olarak bulmanın verdiği rahatsızlıkla, olan bitene tamamen kayıtsız görünüyor. Homelander’a gerçekten fiziksel ve psikolojik olarak kafa tutabilen tek kişi olması karakterin en sevdiğim yanı diyebilirim. Biyolojik babası tarafından zorbalandığında suratındaki o ifadeyi görmek, karakterin parçalanmaz zırhının altındaki zayıflığı ortaya çıkarıyor. Jensen Ackles'ı çok seviyor olsam da Soldier Boy’u desteklemek bir hayli zor, zira o hala 50’lerin karanlık zihniyetine sıkışmış pis bir adam. Ancak dizinin yaklaşan yan dizisi sayesinde eski ekibini daha yakından tanıyacak olmamız, kötülüğün köklerinin ne kadar derine indiğini bize hatırlatıyor. Ayrıca Stormfront'un ismini duyduğunda verdiği tepki de dikkatimden kaçmadı. 👀

Bölüm, tematik olarak geçmişe bakarak bugünü anlama çabasını merkeze alıyor. 1. sezonda Translucent’ın ölümüyle hayatı kayan oğlu Maverick, Victoria Neuman’ın gidişiyle rotasını şaşıran Zoe ve tabii ki Ryan... Her biri, ebeveynlerinin hatalarının ve hırslarının bedelini ödeyen birer kurban. Özellikle Ryan’ın üzerindeki baskı artık dayanılmaz bir noktada. Hiçbir istikrarı kalmayan bu çocuk, baba figürlerinin ihanetleri arasında savrulurken dizinin en büyük trajedisini de sırtlanıyor. Genç nesillerin yaşlıların sinsi oyunlarında manipüle edilmesi teması bu bölümde iyice ortaya çıkarılmış.

Boomer kapitalizmi

Stan Edgar’ın geri dönüşü bölüme tarif edemediğimiz o karizmayı geri getiriyor. Edgar, etrafındaki yıkımı bir fırsat olarak gören, bencil bir karakter. Onun için süper kahramanlar ya da ideolojiler yok; sadece yönetilmesi gereken krizler ve korunması gereken bir bütçe var. Edgar’ın varlığı, Homelander’ın kontrolsüz gücü karşısında hala en büyük olaylardan biri olmaya devam ediyor.

Diğer tarafta Hughie, her zamanki gibi bu kanlı döngüyü kırmak isteyen tek kişi. Fakat başardığı tek şey daha fazla ölüm ve umutsuzluk. Dizi finale doğru hızla koşarken, bu karakterlerin hiçbirinin mutlu bir sona ulaşamayacağını görmek oldukça sinir bozucu ama dizi, bu histen kurtulmamız için de hiç çabalamıyor. The Boys evreninde incinmiş insanlar, başkalarını incitmekten başka bir yol bilmiyorlar. Bu farklı bir tema, evet; ancak dizinin sürekli aynı noktaya parmak basması, izleyicide "biz bunu daha önce görmüştük" hissi yaratmaya başlıyor. Şiddet ve kötü ebeveynlik döngüsü, bir noktadan sonra bir tıkanıklığa dönüşüyor.

Tanrı kompleksi ve yapay ilahlar

Homelander’ın içsel çöküşü sezon başından beri gündemde ama bu bölümde artık zirve yapıyor. Gerçek ebeveyn sevgisinden mahrum kalmış bir psikopatın, Madelyn Stillwell’in hayaliyle yüzleşmesi hem trajik hem de ürkütücüydü. Antony Starr’ın, o korkunç baskınlığına rağmen bir çocuk gibi diz çöküp ağladığı sahneler, oyunculuk dersi niteliğinde. Umarım artık bir Emmy ile taçlanır bu performans. Homelander’ın tanrı kompleksi, günümüz politikacılarının kendilerini yapay zeka tarafından oluşturulmuş ilahi figürler olarak pazarlamasıyla o kadar benzer ki, hiciv artık gerçeğin gölgesinde kalıyor.

Bu sezon, şüphesiz en karanlık ve nefes almanın en zor olduğu sezon. Mizahın yerleşmesi için gereken o boşluklar artık tamamen kapandı. Ryan’ın, kendisini bir tanrı olduğuna inandırmaya çalışan neşeli ama bir o kadar tehlikeli Homelander ile girdiği çatışma, bölümün en gerilimli anıydı. Homelander’ın birkaç darbe aldığını görmek bizi her ne kadar tatmin etse de, Ryan’ın bu savaşı kaybedeceğini bilmek ve yediği vahşi dayak izleyiciyi derinden sarsıyor. Birkaç sahne önceki o kara mizah soslu şakalar, bu şiddetin yanında hızla uçup gidiyor.

Doldurma bölüm hissiyatı...

Bölümün geneline baktığımızda, baba ve anne sorunlarının üzerinden bir kez daha geçildiğini görüyoruz. Ancak Boys ekibinin V1 planı, olay örgüsüne yeni bir soluk getirmekten ziyade yerinde sayıyor. Tematik olarak biraz "eskimiş" ve "doldurma" havası veren bu bölüm, final sezonunda olduğumuzu düşündüğümüzde nitekim hayal kırıklığı yaratıyor. Hikayenin büyük resmine hizmet etmeyen, sadece süreyi doldurmak için tasarlanmış gibi duran sahneler, tempoyu ciddi anlamda düşürüyor.

Sonuç olarak, 5. sezonun 3. bölümü bazı zekice siyasi hicivlere ve Antony Starr’ın devleşen performansına ev sahipliği yapsa da, hikaye anlatımı açısından bizi olduğumuz yerden alıp, oraya geri bırakıyor. The Boys’un o kendine has vahşeti ve karakter derinliği hala orada, fakat aynı temaların etrafında dönüp durmak dizinin o vurucu etkisini biraz köreltmiş durumda. Dürüst olmam gerekirse, bu diziyi acilen bitirmesi gereken birini görürsem muhtemelen bu bölümü atlayıp bir sonrakine geçmesini önerirdim. Çünkü finale giderken vites yükseltmek yerine, vitesi boşa almış bir dizi izlemek biraz can sıkıcı.

A-Train'i anmayı unutmayalım.🥀

Paylaş