Gerilim edebiyatının popüler ismi Harlan Coben ile Netflix'in iş birlikleri, formülü az çok belli olan fakat izleyiciyi ne yapıpı edip ekrana bağlamayı başaran yapımlarla yoluna devam ediyor. Bu halkanın en son örneği olan, Robert Hull tarafından uyarlanan I Will Find You, yine merkezine trajik bir geçmişi ve çözülmesi gereken büyük bir gizemi alıyor.

⚖️
Yazı, I Will Find You'ya dair spoiler içermeyecek.

Hikaye, kendi küçük oğlunu vahşice öldürmek suçundan ömür boyu hapse mahkum edilen David Burroughs’un etrafında şekilleniyor. Suçsuz olduğunu ne kadar haykırırsa haykırsın, eski karısı Cheryl ve eski bir polis olan babası Lenny dahil olmak üzere en yakınındaki insanların bile ona inanmadığı kasvetli bir başlangıçla karşı karşıya kalıyoruz. Bu terk edilmişlik hissi, türün merak unsurunu canlandıran klasik ama etkili bir giriş yaratma konusunda işe yarıyor.

Dizinin hemen başında, geriye dönüş sahneleri aracılığıyla savcılığın David’i bu cinayeti işlemekle suçladığını öğreniyoruz. Ancak tuhaf ve dramatik karakter detayları, ceza aşamasında veya karakterin psikolojik derinliğinde hiçbir rol oynamadığı gibi, ilerleyen bölümlerde bir daha asla hatırlanmıyor. Benzer şekilde David’in Boston Üniversitesi’nde hukuk profesörü olduğu bilgisi de bir kez çıtlatılıp rafa kaldırılan unsurlardan. Yani dizi altı doldurulamayan bilgiler yığınlarıyla dolu. Anlatıya hizmet edebilecek, ana karaktere derinlik katabilecek bu tür geçici bilgilerin havada kalması, izlediğimiz dramanın köklerine hasar veriyor. Senaryo, Çehov’un ünlü "duvardaki silah" ilkesini adeta görmezden yeterek, hikayeye entegre edemediği bilgileri durduk yere etrafa saçıyor ve bizim de vaktimizi alıyor.

Tesadüfler ve "Firar 101"

Beş yıl boyunca Maine’deki bir hücrede dünyadan elini eteğini çeken David’in kaderi, eski baldızı Rachel’ın ziyaretiyle tamamen değişiyor. Boston Globe’un eski bir muhabiri olan Rachel, bir arkadaşının sosyal medyada paylaştığı eğlence parkı fotoğrafının arka planında, David’in öldüğü sanılan oğluna tıpatıp benzeyen bir çocuğu fark ediyor. Yüzündeki belirgin doğum lekesine kadar uyan bu görsel kanıt, hikayeyi başlatan ana unsur. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu durum senaryonun ilerleyen safhalarında karşımıza çıkacak olan birkaç devasa tesadüften sadece ilki. Cinayetin vahşeti nedeniyle zamanında DNA testiyle doğrulanmış bir ölümün ardından gelen bu sosyal medya keşfi, türün meraklıları için inandırıcılık sınırlarını epey zorlayan bir dönüm noktası.

Fotoğrafın şokuyla oğlunun yaşadığına ikna olan David için artık parmaklıklar ardında durma vakti kapanıyor ve firar süreci başlıyor. Eski bir aile dostu olan gardiyan ve onun oğlu, aynı zamanda David’in en yakın arkadaşı olan polis memurunun yardımıyla hapishaneden kaçış organize ediliyor. Bu kaçış hikayeyi durağan bir hapishane dramından, Maine’den Boston ve New York’a uzanacak dinamik bir yol hikayesine döndürüyor. Karakterin gerçeği arama arzusu ile peşindeki kolluk kuvvetlerinin amansız takibi arasındaki o klasik kedi fare oyunu, bu noktadan itibaren dizinin ana omurgasını oluşturuyor. Temponun yükseldiği bu anlar, senaryodaki mantık hatalarını bir nebze olsun arka plana itmeyi başarıyor.

Eksik yapı taşları ve coğrafi genişleme

Firarın hemen ardından devreye giren FBI, büro efsanesi Max Williams ve hırslı ajan Sarah Greer liderliğinde takibe başlıyor. Ne var ki, bu profesyonel ekibin yapısında da anlatısal anlamda tuhaf dalgalanmalar var; ekibin iki üyesinden biri dizinin ortasında adeta buharlaşırken, diğeri sadece ayak işlerini yapan bir figüre dönüşüyor. Ayrıca dizinin ikinci yarısındaki bölümlerin 40 dakikanın altına düşmesi, anlatının derinleşmesi gereken yerlerde aceleye getirildiği hissini doğuruyor. Senaryodaki bu budamalar yerine, karakterlerin motivasyonlarını ve arka planlarını besleyecek daha fazla içeriğin eklenmesi, kurulan dünyayı kesinlikle daha inandırıcı kılabilirdi. Temponun kısalan sürelerle artırılmaya çalışılması, bazen olay örgüsündeki boşlukların göze daha fazla batmasına neden oluyor.

David ve Rachel’ın iz sürerken yollarının kesiştiği yeni karakterler, gizemin çapını yerel bir trajediden büyük bir güç odağına doğru genişletiyor. Rachel’ın eski sevgilisi Hayden’ın yardımlarıyla birlikte, Bostonlu bir suç baronu olan Nicky Fisher’ın ve karanlık bir ilaç hanedanını andıran Payne ailesinin reisi Gertrude Payne’in olaya dahil olduğunu görüyoruz. İsviçre bağlantılı alt metinlerin de hikayeye dahil edilmesiyle olay iyice dallanıp budaklanıyor. Tüm bu zengin, suçlu ve nüfuzlu figürler geçidi, dizinin tonunu bir aile trajedisinden ziyade, arkasında büyük komploların yattığı bir suç labirentine dönüştürüyor.

Ayrıca şunu eklemek istiyorum, Milo Ventimiglia'nın hayat verdiği Hayden karakterinin hikayenin heyecanını tırmandıran bir enerjisi var. Kendisinin dizinin kadrosunda olduğunu unutmuştum, birkaç bölüm sonrasında karşıma çıkınca gerçekten çok sevindim. Şükür ki sadece destekleyici bir figür olmaktan daha büyük bir görevi var hikayede.

Tekrarlanan döngüler ve bölünen anlatı

I Will Find You’nun en belirgin zaafı, olayları aydınlatmaya çalışan üç farklı ekibin neredeyse birbirinin kopyası bir soruşturma sürecini yürütüyor olması. David ve Rachel bir ipucunu takip ederken, FBI ekibi de, babası ve gardiyan ortaklığı da bağımsız yollardan tamamen aynı isimlere ve bilgilere ulaşıyor. İşin yorucu kısmı ise, her grubun bu bulguları sanki dünyada ilk kez kendileri keşfetmiş gibi büyük bir şaşkınlıkla ve uzun diyaloglarla tekrar etmesi. Bu durum izleyici adına genel bir anlatı ivmesi yaratmak yerine, sürekli başa saran üç ayrı mini döngünün oluşmasına sebebiyet veriyor.

Bu bağımsız paragrafların merkezinde yer alan Sam Worthington, David’in inatçı, ciddi ve acılı baba profilini son derece oturaklı bir performansla sırtlamış. Karakterin hukuk profesörü geçmişinin silikliğine ve Boston yerlisi olarak yazılmasına rağmen aksanındaki küçük uyumsuzluklara rağmen, Worthington’ın ekran enerjisi karakteri son derece ciddiye almamızı hatta tüm bu saçmalıklar arasında onunla birlikte savaşmamızı sağlıyor.

Performansların önemi ve son söz

Worthington’ın ağırlığına karşılık, Ventimiglia’nın canlandırdığı Hayden karakterinin aşırı nazik ve neredeyse gerçeküstü iyi niyetli duruşu ilgi çekici bir kontrast oluşturmuş. Britt Lower ise Rachel rolünde, karakterinin mesleki geçmişindeki absürtlükleri törpüleyen, aralara ustaca yerleştirilmiş ince bir mizah duygusu barındırıyor. Kurgusal Boston Globe gazetesinin, etik ilkeleri hiçe sayan manipülatif habercilik anlayışı normal şartlarda hikayeyi karikatürize edebilecekken, Lower’ın dengeli performansı bu sahnelerin inandırıcılık eşiğini yükseltmiş. Oyuncuların karakterlerin metindeki eksikliklerini kendi yetenekleriyle kapatma çabası, projenin en takdir edilesi yönü olarak dikkat çekiyor bence.

Sonuç olarak I Will Find You, Harlan Coben'ın eserlerini merakla okuyan biri olarak bana göre, mantık testlerinden tam not alamayan çözümlere ve havada kalan olay örgülerine sahip, ama yine de bu birinci sınıf kadronun sergilediği birbiri içerisine geçen performanslar bütünü sayesinde kendisini sonuna kadar izletmeyi başarıyor. Karşımızda kusursuz bir başyapıt değil, oyunculuk performanslarıyla övülecek, türün meraklılarını ise sunduğu yüksek tempoyla tatmin edecek pazar gecesi sineması tadında bir seyirlik var. Keyif alıp almamak tamamen bize bırakılmış sadece.

Paylaş