Bazı filmler, yıllar sonra çekilecek başka yapımların "fikirde" zeminini hazırlayan edebi bir girizgah niteliği taşır. Wolfgang Petersen’ın 2004 yapımı Troy filmini bugün yeniden masaya yatırmak, Christopher Nolan’ın merakla beklenen Odyssey projesinden önce bir kitabın önsözünü okumaktan farksız. Henüz Nolan’ın nasıl bir görsel dünya kurduğunu bilmesem de Homeros’un epik anlatı evreninin bu iki dev parçasının sinemadaki ortak noktaları üzerine çıkarımlar yapmak şimdiden insanın zihnini açıyor...

Ancak Truva, İlyada destanına dayanmasına rağmen vizyona girdiği dönemden bu yana radikal ve tartışmalı bir tercihle anılıyor: Film, Yunan tanrılarının varlığını tamamen görmezden gelerek epik anlatıyı fazlasıyla ulaşılabilir bir düzleme çekiyor. Kahramanlarını modern bir aksiyon filmi klişelerine dönüştürürken, bilgisayar tarafından oluşturulmuş ordulardan ne kadar çabuk bıktığımızı hatırlatacak sahneler koyuyor önümüze.

Hikayenin özü, bildiğimiz o trajik Truva Savaşı efsanesini anlatıyor. Kale şehir, Spartalı Menelaus ve Mikenli Agamemnon önderliğindeki devasa bir Yunan ordusu tarafından kuşatılıyor. Savaş, genç Truva prensi Paris’in (Orlando Bloom) Sparta’ya yaptığı barış misyonu sırasında şehir devletinin kraliçesi Helen’i (Diane Kruger) baştan çıkarması nedeniyle kaçınılmaz hale geliyor. Bu düşüncesiz hareket, Helen’in kocası Menelaus’u ve Paris’in kardeşi Hector’u (Eric Bana) doğal olarak çileden çıkarıyor. Hector, bir kralı barış misyonuyla ziyaret ederken onun karısıyla birlikte ayrılmanın diplomatik açıdan ters tepeceğini ve bir ülkeyi felakete sürükleyeceğini kardeşine söylerken son derece haklı bir yerde duruyor. Elbette ki bu da bir sebep ve koskoca filmde en empati kurabildiğim, en aklı başında karakter Hector.
Mitolojinin ötesinde, heves yoksunu bir aşk

Filmin bir türlü açıklayamadığı ve havada bıraktığı en büyük mantık problemi, Helen’in yalnızca birkaç gecelik tanışıklığın ardından neden Paris’le kaçmayı seçtiği sorusunda gizli. Seyirci olarak onun kahraman birine duyduğu önlenemez bir tutkuyla yanıp tutuştuğunu falan görmüyoruz. Aksine Helen, Paris’e dönüp "Bir kahraman istemiyorum. Birlikte yaşlanabileceğim bir adam istiyorum" diyerek modern bir Hollywood filmi cümlesi kuruyor. Yunan mitolojisinin sert, trajik ve kaderci yapısında böyle bir yaklaşımın karşılığı pek varmış gibi durmuyor. Bir de, daha ilk karşımıza çıkışında Paris'e "Dün gece bir hataydı," diyerek, aralarındaki paylaşımın ne kadar hevessiz olduğunu pekiştiriyor Helen...

Helen’in baştan çıkarılması, aşılmaz şehri kuşatan devasa Yunan ordularını harekete geçiren ana hikayenin sadece başlangıcı. Bu ordunun liderlerinin başında ise tüm zamanların en büyük savaşçısı olduğu söylenen Aşil geliyor; her şeyiyle müthiş görünüyor ancak Brad Pitt onu canlandırırken sanki bu unvana kendisi bile tam olarak inanmıyormuş gibi. Perdedeki Aşil, her şeyden önce kendi hakkında çıkan dedikodulara inanan kibirli bir ünlüyü andırıyor. Klasik Yunan dramasında kahramanların bu kadar içe dönük olduğu pek görülmez, attıkları adımlardan sonra ikinci bir düşünceye kapılmazlar ya da bu kadar çelişkili duygular yaşamazlar. Karakterlerin bu netliği anlatıyı epik kılar ancak film bu kuralı tamamen yıkıyor.
Cephedeki yalnızlık

Oysa Petersen’ın Aşil’i tüm bu modern, incelikli ve karmaşık insani özelliklere fazlasıyla sahip. Yunan ordusunun kanatlarında, kendi bağımsız savaşçı grubu olan Myrmidonlar ile birlikte adeta somurtarak oturuyor ve ana ordudan tamamen kopuk, ayrı bir diplomatik politika yürütüyor. Agamemnon’un kötü bir lider olduğuna ve tamamen yanlış bir askeri strateji izlediğine inanıyor; savaş meydanına inmek için de sevgili kuzeni Patroklos savaşta öldürülene kadar gerçekten sinirlenmiyor. Bu durum, koskoca bir savaşı iki kişinin kişisel hırslarına indirgeyerek anlatının çapını da nispeten daraltıyor.

Kırılma anı ise sinematik açıdan oldukça tuhaf... Aşil’e fiziksel olarak biraz benzeyen Patroklos, düşmanı kandırmak amacıyla onun miğferini ve zırhını giyerek savaşa dahil oluyor. Hector tarafından miğferi çıkarılana kadar da meydandaki herkes Aşil’in öldürüldüğünü düşünüyor. Bu gelişme filmde öyle bir sunuluyor ki, az önce meydanda belki 100.000 adamın kıran kırana yakın dövüşünü izlerken, bir anda herkes bir okulun oyun parkındaki kavgada olduğu gibi etrafta durup izlemeye başlıyor; yönetmen Patroklos’un dramatik ölüm sahnesine odaklanmak için arkadaki koca savaşı tamamen unutuyor.
Mitin indirgenişi

Brad Pitt iyi bir oyuncu ve yakışıklı bir adam; bu rol için aylar boyunca spor salonunda yoğun bir tempoda çalıştığı da her halinden belli. Ancak kendisinin oyunculuk tarzı bazen bu epik dünyaya biraz fazla modern kalmış olabilir diye düşünüyorum. Yönetmen Wolfgang Petersen, Aşil’i ve diğer karakterleri Yunan mitolojisindeki o olağanüstü figürler yerine sıradan birer insanmış gibi ele alarak köklü bir hesaplama hatası yapmış. Çünkü Yunan mitolojisinde yaşanan bu devasa trajediler, psikolojik olarak bu kadar inandırıcı ve sıradan karakterler arasında gerçekleşemez; mitolojinin asıl özü de bu değil midir zaten? Tam olarak o gerçeküstü sınırlar.
Truva turnuvası ve kapanış...

Yunan şehirlerinin ve saray yaşamının tasvirine gelince, karşımızda eski Hollywood destanlarından miras kalan bir klişenin aynen korunduğunu görüyoruz. Bu klasik sinema geleneğine göre, ne zaman meydanda büyük ve dramatik bir savaş yaşansa, hikayedeki tüm önemli karakterler bir şekilde en ön saflarda yer almak zorundadır. Örneğin Aşil, Truva surlarının hemen önünde Hector’la ölümüne kapışırken, Kral Priam ve ailesi sarayın en önünde sanki bir futbol maçını izlermiş gibi kendilerine ait özel bir izleme tribününe sahip oluyorlar. Biz de her zamanki gibi kalabalığın verilen komutla sergilediği yapay tepkileri izliyoruz; hatta bunların bir kısmı, sadece kederli görünmeleri tembihlenmiş kadın oyuncuların tuhaf ve zamansız yakın çekimlerinden oluşuyor.

Genel bir çerçeveden baktığımızda Truva, temsil ettiği mitolojik gerçeklerden sapmış olsa da sinematik olarak temiz bir renk paletine, dönemin en göz alıcı oyuncu kadrosuna ve harika bir atmosfere sahip. Mitolojiyi rasyonalize etme çabası filmin epikliğini zayıflatmış olsa da, insan psikolojisinin sınırlarını savaş üzerinden tartışması bakımından hala izlemeye değer. Christopher Nolan’ın Odyssey ile bu anlatıyı nereye taşıyacağını, mitin insanla olan savaşını nasıl yorumlayacağını henüz görmedim; fakat Truva’yı bu gözle, yani dört gözle beklenen bir işin bir önsözü olarak yeniden okumak son derece keyifli bir deneyim.

Yorumlar