Sektörün son yıllardaki en büyük beklenti dalgası nihayet Christopher Nolan’ın The Odyssey'siyle salonlara ulaştı. Gösterime girdiği andan, hatta öncesinden izleyicileri iki keskin çizgiyle ayıran, beğenenin yere göğe sığdıramadığı, beğenmeyenin de sert eleştirilerle yerin dibini layık gördüğü bir yapımla karşı karşıyayız. Bir Odysseus değiliz belki ama hazırsanız biz de şimdi Nolan'ın kendi denizine dalıyoruz.

🌊
Yazı, The Odyssey filmine dair spoiler içermeyecek; fakat mitolojiye dair kırıntılar barındırabilir.

Homeros’un meşhur destanını daha önce okumamış, bu dünyaya dair referans noktası birkaç havadis ve Truva filminden ibaret olan bir izleyici olarak böyle bir yazıyı kaleme almak bence biraz yürek istiyor. Ama şu açıdan bakalım, metinle sinema perdesi arasında yorucu kıyaslamalara girişmeden, sadece perdede deneyimlediğim devasa sinematik yapının bendeki karşılığını aktaracağım sizlere. E olması gereken de bu değil mi zaten?

Odysseus'un macerası, izleyicide derin izler bırakan, hem rahatsız edici hem de son derece epik sahnelerle dolu. Bu epiklik destansı anlamda olan değil yalnız, sinemasal anlamda epiklik. Zaten seyircinin de burada ayrıştığını düşünüyorum. Okuduğumuz anda kafamızda canlanan dünyanın başka birinin vizyonuyla kalıplara dökülmesi elbette farklılıklar barındıracaktır. Ve Nolan'ın versiyonu gerçekten epik görüntüler içeriyor.

Aksan yoğunluğu ve insanileşmek

Filmi izlerken aklımdan geçen en net şeylerden biri, sinema dünyasında kopartılan yapay kültür savaşları ve Nolan’ın bilinçli üslup tercihleri oldu. Film, günümüz dünyasının kısır siyasi tartışmalarına doğrudan dahil olmayan, sadece kadim gelenekleri çiğnemeye ve aptalca savaşlara karşı evrensel uyarılar barındıran bir yapıya sahip. İlk anlarda kulak tırmalayan ve şaşırtıcı gelen modern Amerikan diyalogları ve aksanları, aslında yönetmenin planlı bir hamlesi olarak öne çıkıyor. Karakterlerin birbirlerine "baba" veya "anne" gibi son derece gündelik ve tanıdık kelimelerle hitap etmesi, antik dönemin o uzak ve tiyatral resmiyetini yıkıp bu insanları bizim gibi gerçek kılmayı amaçlıyor. Resmiyetten ve epik ihtişamdan verilen bu ödün, karakterlerin trajedisini çok daha yakından hissetmemizi sağlıyor. Çok şükür ki üç saatlik süre boyunca Thor taklidi yapan Tony Stark gibi konuşmuyor karakterler...

Annen biliyor mu, perdelerinden pelerin yaptığını?

Dönem filmlerinde sürekli duymaya alıştığımız o steril İngiliz aksanı kuralını Nolan’ın bu filmde yıkmış olmasını son derece cesur ve yenilikçi buluyorum. Özellikle de oluşturduğu kadroda bu kadar çok İngiliz varken... Her oyuncunun yapay bir antik Yunan aksanı yapmaya çalışması, zaten gerçekdışı durmanın eşiğinde olan bu işi tatsız bir karikatüre dönüştürebilirdi; bu yüzden yönetmen kendi vizyonuna sadık kalarak Amerikan aksanını tercih etmiş. Biraz da bu tercih sayesinde Matt Damon neredeyse kariyerinin başından beri sergilediği en kusursuz performansını bu filmde sunma şansı yakalıyor. Damon’ın duruşu, Nolan'ın oyuncu seçimlerinin ne kadar isabetli olduğunun en büyük kanıtı olarak öne çıkıyor.

Kadrosu ve evrensel efsanenin ruhu

Sosyal medyanın her köşesinde özellikle oyuncu kadrosundaki çeşitlilik üzerinden büyük fırtınalar kopuyor. Truvalı Helen rolünde Lupita Nyong'o’nun, bir ozan rolünde Travis Scott’ın yer alması gibi detaylar tam anlamıyla öfke dalgasına yol açtı. Fakat bu karakterlerin bazılarının ekrandaki toplam süresi son derece kısıtlı ve yapılan büyük eleştirileri havada kalıyor. The Odyssey, sadece yerel bir Yunan mitolojisi parçası değil, tüm dünyaya mâl olmuş, yüzyıllarca sözlü gelenekle değişerek bugüne gelmiş evrensel bir metin. Bu nedenle Akdeniz’in o melez ve çok kültürlü havasını yansıtan renkli bir oyuncu kadrosunun tercih edilmesi sürükleyiciliğe zarar vermek bir yana, filme çok daha uygun bir atmosfer katmış.

Aynı şekilde trans bir oyuncu olan Elliot Page’in Sinon rolünde kısa ama tematik olarak önemli bir yer tutması da sosyal medyada yine tepki topluyor. Sinon karakteri iri kıyım bir savaşçı değil, cesur bir insan olarak tasvir edilmiş ve cesaretin kas kütlesiyle ilgili olmadığını göstermek için var. Kadroda yer alan Will Yun Lee ve John Leguizamo gibi isimler göze batmıyor veya kör göze parmak bir sosyal mesaj kaygısı taşımıyor, çünkü bir noktadan sonra işiniz tamamen önünüzdeki görsel şölenin içinde tutunmak. Ciddi anlamda fırtına var...

Zamanın ruhunu yakalayan görsel ağırkanlılık

Üç saate yakın süresiyle bu iş, izleyicisinden sabır talep eden, yavaş ve izlemesi kelimenin tam anlamıyla muhteşem olan bir görsel tecrübe. Nolan’ın sinemasında alışık olduğumuz o karanlık tonlar ve diyalogların zaman zaman müzik ile ses efektlerinin gerisinde kaldığı gürültülü ses kurgusu bu filmde de kendisini gösteriyor. Ludwig Göransson'un tarzı kendini her anlamda belli ediyor. Savaş anlarında ya da tehlikeye düştüğümüz her anda orada olduğunu hissettirecek besteleri var. Çok rahat söyleyebilirim ki nabzınızı artıracak tarzda bir iş çıkartmış bu sefer ortaya.

Denizlerin ortasında sürüklenen Odysseus’un çaresizliğini, dalgalarla boğuşan devasa gemileri ve geniş manzaraları izlemek o kadar büyük bir keyif ki, perdede geçen her saniyenin hakkı vermiş. Filmin uzunluğu şikayet edilecek bir özelliği değil, içerisindeki her detay bu kasvetli ve büyüleyici dünyada daha fazla vakit geçirmek isteyeceğiniz türde ilerliyor.

Hikayenin anlatımında orijinal destana göre yapılan radikal değişiklikler mevcut. Okurları fazlasıyla rahatsız eden bu detaylar, hikayeyi bilmeyen izleyici için bir kusur olamayacak durumda. Çeşitli mitolojik unsurların zekice bir kurnazlıktan ziyade bir korku veya dehşet unsuruna dönüştürülmesi, seyirciyi doğrudan karakterlerin çaresizliğine ortak ediyor. Tanrıların fiziksel olarak ortada görünmek yerine zihinsel vizyonlar ve patlayan fırtınalarla varlıklarını hissettirmesi, Nolan’ın mitoloji ile gerçekçilik arasında kurduğu dengenin bir ürünü diye düşünüyorum. Fantastik ögeleri karikatürize etmeden, hikayenin psikolojik derinliğini besleyecek şekilde kullanmayı başarıyor The Odyssey.

Kusurların ötesinde...

Son bölümlere doğru ilerledikçe, hikayenin sadece bir hayatta kalma mücadelesi olmadığını, derin bir hüzün ve dokunaklı bir eve dönüş hikayesi barındırdığını fark ediyoruz. Alıştığımız o şaşaalı, parlak ve kahramanlık dolu eski tarihi epik filmlerden çok uzak, tamamen özgün ve modern bir sinema dili inşa edilmiş. Nolan, sinema tarihinin en eski hikayelerinden birini alıp, ruhunu zedelemeden, olabilecek en kendine has ve bir o kadar da estetik bir şekilde dünyaya taşımayı başarmış.

Karşımızda hatasız veya kusursuz bir yapıt yok, tam anlamıyla sindirebilmek için kurulan bu yeni dünyayı muhtemelen birkaç kez daha ziyaret etmek gerekecek. Ancak sinemanın salonları terk edip dijital platformlara sıkıştığı bu dönemde, The Odyssey kesinlikle bulunabilecek en büyük nimetlerden biri. Perdede akıp giden o görkemli kasvet, sinemadan uzun süredir alamadığım o doygunluk hissini bana geri verdi. Karşımızdaki yapım, sinema salonlarının neden hâlâ nefes aldığını kanıtlayan, sonuna kadar alkışlanacak bir meydan okuma.

Paylaş