Bilimkurgu sineması görkemli yıkımlar ve distopik gelecek tasvirleriyle izleyiciyi tüketmeye alıştırdı. Steven Spielberg’ün merakla beklenen yeni filmi Disclosure Day, tam da küresel gerilimlerin tırmandığı bir dönemde vizyona girerek bu alışkanlığı kökten sarsıyor.

👽
Yazı, Disclosure Day'e dair spoiler içermeyecek.

Spielberg, gökyüzünden gelen büyük bir gizemi anlatıyor gibi görünse de asıl ilgisini insanların bu olaya nasıl tepki verdiğine yöneltiyor. Bu yüzden en başından belirtmekte fayda var. Bu yüzden Disclosure Day'i klasik anlamda bir uzaylı filmi olarak görmek çok doğru olmaz. Film, daha çok insanların gerçekle yüzleşme biçimiyle ilgileniyor.

Film, büyük bütçeli bir Hollywood yapımından ziyade, çağımızın en büyük hastalığı olan iletişim kopukluğuna odaklanan olgun bir dönem eseri hissi veriyor.

Hikayenin arka planında işleyen jeopolitik kriz, izleyiciye yabancı olmayan bir huzursuzluk hissi aşılıyor. Aslında bakarsanız 90'lı yılların blockbuster filmlerinin esintisini de taşıyor film ama sanki bunun için bir tık geç kalınmış gibi de hissettiriyor. Spielberg, bu makro krizin ortasında iki sıradan karakterin yollarını kesiştirerek anlatıyı daraltıyor ve derinleştiriyor. Karakterlerin karşılaştığı olağanüstü durumlar, birer aksiyon öğesi olmaktan ziyade, günümüz bireyinin zihnindeki bastırılmış korkuları ve yalnızlığı tetikleyen birer araç olarak işlev görüyor. Film, bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir çağda insanların birbirini anlamakta neden bu kadar zorlandığını sorguluyor.

Mantık ile sezginin ortak dili

Anlatının merkezindeki iki ana karakter, modern dünyanın iki farklı kutbunu kusursuz bir şekilde simgeliyor. Filmin merkezindeki ikili birbirinden oldukça farklı dünyalara ait. Biri teknik aklın temsilcisi gibi dururken, diğeri insanların duygularına hitap eden bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Spielberg, bu iki karakter üzerinden bilimin soğuk mantığı ile insanın sezgisel gücünü yan yana getiriyor. İkilinin arasındaki bağ, sinemada sıkça gördüğümüz romantik bir çekimden ziyade, evrensel bir hakikati arama yolculuğunda zorunlu bir ortaklığa dönüşüyor. Senaryonun bu karakterleri romantik bir hikâyeye zorlamak yerine ortak bir amaç etrafında buluşturması da filmin güçlü yanlarından biri.

Yönetmenin film boyunca doğaya ve çevreye yerleştirdiği ufak detaylar, usta yönetmenin sinema dilinin ne kadar rafineleştiğini gösteriyor. Spielberg bazı sahnelerde doğayı dikkat çekici bir şekilde kadraja dahil ediyor. İlk bakışta önemsiz görünen bu detaylar, filmin vermek istediği duyguyu güçlendiren küçük dokunuşlar hâline geliyor. Bu unsurlar, karakterlerin zihnindeki uyanışı başlatan birer metafor olarak ustalıkla kullanılmış. İzleyici, ekranın köşesinde beliren bu detayları takip ederken, anlatılanın sadece bir hükümet komplosu olmadığını, çok daha köklü bir bağın tasvir edildiğini fark ediyor.

Dekorlar ve hatıraların gücü

Filmde yer alan mekân tasarımları, Spielberg’ün dijital efektler yerine fiziksel gerçekliğe verdiği önemi bir kez daha kanıtlıyor. Özellikle bir hangarın içine inşa edilen yapay çocukluk evi sahnesi, görsel açıdan filmin en güçlü anlarını içinde hapsediyor. Bu mekân aynı zamanda karakterin geçmişiyle yüzleştiği önemli bir dönüm noktası işlevi görüyor. Yönetmen, sinema sanatının kendisini de bir set tasarımı üzerinden selamlayarak, insanın ancak kendi geçmişiyle barışarak geleceğe yürüyebileceğini temiz bir dille anlatıyor.

Kurumsal yapıların ve devlet organlarının birey üzerindeki baskısı, filmde gerilimi tırmandıran temel unsur. Filmde teknoloji ve güç ilişkisine dair kurulan tablo, günümüz dünyasını düşündüğümüzde şaşırtıcı derecede tanıdık geliyor. Fakat Spielberg'ün bunu izleyicisine aktarım biçimi alışılmışın çok dışında ve bunu ne yazık ki pozitif anlamda söylemiyorum. Filmin vermek istediği güçlü bir mesaj var, altı da; gerek oyunculuklar ya da gerek senaryoda yer alan detaylarla yeterince doldurulabiliyor. Fakat film boyunca içimizi tedirgin eden bir hava var ve bu rahatsız edicilik çoğu zaman filmin temposunu aksatacak kadar belirgin durumda.

Çatışmadan uzlaşmaya

Spielberg’ün filmografisinde E.T. veya Üçüncü Türden Yakınlaşmalar gibi dünya dışı varlıklara çocuksu bir hayranlık barındıran yapımlar önemli yer tutar. Ancak Disclosure Day, bu naif dönemin çok ötesinde, olgun ve felsefi bir duruş sergiliyor. Spielberg bu kez bilinmeyenin kendisinden çok, insanlığın bilinmeyen karşısındaki tavrıyla ilgileniyor. Film, evrensel bir iletişimin kurulabilmesi için teknik bilginin yanında mutlak bir empati becerisinin de olması gerektiğini şiddetle savunuyor.

Klasik Hollywood anlatılarında görmeye alıştığımız büyük patlamalar, kahramanlık şovları ve epik savaş sahneleri bu filmde kasıtlı olarak geride tutulmuş. Anlatı, aksiyon sinemasının tuzaklarına düşmeden, sürekli yükselen bir gerilim hattında ilerliyor. Temiz ve yalın cümlelerle örülmüş senaryo, izleyicinin dikkatini dağıtacak yan hikayelere sapmıyor. Her sahne, insan doğasının bir başka karanlık veya aydınlık köşesine ışık tutmak için tasarlanmış birer köşe yazısı gibi.

Kulak verilmesi gerek

Hikaye finale doğru ilerlerken, izleyicinin büyük bir görsel şov beklentisi bilinçli bir şekilde boşa çıkarılıyor. Spielberg, beklentileri tersyüz ederek odak noktasını en başından beri nalatmak istediği şeye, "tepkiye" çeviriyor. Ekran başındaki milyarlarca insanın aynı anda birleştiği o an, bana kalırsa filmin en güçlü sahnesi. Yönetmen, karmaşık teoriler veya açıklamalar yerine, hikayeyi tek bir kavramın etrafında toplayarak sadeliğin gücünü kanıtlıyor.

Disclosure Day, bilimkurgu kalıplarını kullanarak günümüz dünyasına dair sorular sormayı tercih eden bir film. Herkesin sadece konuştuğu, kendi doğrusunu dayattığı ve kimsenin diğerini duymadığı bu çağda, film bittiğinde kafanızın içindeki derin sessizlikle salondan ayrılıyorsunuz. Spielberg, sinema kariyerinin bu olgunluk döneminde bize unutulmaya yüz tutmuş en temel insani erdemi hatırlatıyor. Film, bütün cevapları vermeye çalışmak yerine izleyiciyi basit bir soruyla baş başa bırakıyor: Bu kadar gürültünün içinde birbirimizi gerçekten duyabiliyor muyuz?

Paylaş