Animasyon dünyasının en kusursuz anlatılarından birini canlı aksiyona uyarlama fikri, doğası gereği zaten devasa bir kumar. Bugün piyasada One Piece gibi doğru formülü bulan örneklerin yanında, Death Note gibi tam anlamıyla felaketle sonuçlanan işler de var. Endüstri bu yeniden çevrim çılgınlığının suyunu iyice çıkarmış olsa da, hem kendi çapında bir eleştirmen hem de her şeyden önce sadık bir hayran olarak beni en çok endişelendiren girişim, şüphesiz Avatar: The Last Airbender’ın bu yeni canlı aksiyon denemesiydi.

Netflix’in ikinci sezon hamlesi, ilk sezondaki yapısal hatalardan ders çıkarmak bir yana, o hataları kalıcı bir üslup haline getirdiğini açıkça gösteriyor. Karşımızda, orijinal eserin derinliğini ve karakter gelişimlerini tamamen yanlış anlamış, sadece popüler sahneleri taklit etmeye çalışan ticari bir girişim var. Tüm samimiyetimle söylüyorum, sekiz bölümün her birini izlerken "Biz bu işe neden yeniden giriştik?" sorusunu sormaktan kendimi alamadım. Yapımın bütününe yayılan bu özensizlik, animasyonun ruhuna yapılmış apaçık bir haksızlık demek.

Dizinin hakkını teslim edebileceğimiz, izlerken keyif veren tek tük olumlu unsuru yok değil. İlk sezona kıyasla bükme yeteneklerinin görsel efektleri gözle görülür bir şekilde daha iyi ve inandırıcı duruyor. Elementler nihayet ekranda ucuz bir oyun ya da bir bilgisayar çıktısı gibi durmuyor. Bir de oyunculuk tarafında ilk sezonda fazlasıyla üstüne gidilen Azula karakterinin gözle görülür değişimi dikkat çekiyor. Ancak bu iki unsur, devasa bir bütçeyle çekilen koskoca bir sezonu kurtarmaya yetmediği gibi, anlatıdaki boşlukların üzerini örtmeye de ne yazık ki yetmiyor.
Rastgele hikayeler ve darmadağınık kurgu

Görsel efektlerin arkasına sığınan yapım, senaryo seviyesinde tam bir çorba yapıyor. Orijinal serideki her bir hikaye halkasının bir sonraki adımı beslediği o organik ağ gitmiş; yerine birbiri içerisine rastgele geçirilmiş, izleyicinin kafasını karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan yapay bir olay örgüsü gelmiş. Bir torbanın içerisine rastgele atılmış ve çekiliş yöntemiyle arka arkaya dizilmiş gibi hissettiren ilerleyiş, çok merak ediyorum ki final sezonda nasıl tesir edecek. Olayların kronolojik sırasını bozup karakter motivasyonlarını hiçe sayarak yapılan dizilim, izlediğimiz işi bir adaptasyon olmaktan çıkarıp kopuk sahneler bütününe dönüştürüyor. Karakterlerin neden orada olduğunu, nereye gitmek istediklerini anlamak bilen izleyici için bile zorken, evrene yeni yeni adım atmaya çalışan izleyicisine nasıl hissettirir, gerçekten merak ediyorum.

En absürt örneklerinden biri de zaten atmosferiyle akıllara kazınmış olan kütüphane bölümlerinin saçma bir şekilde değiştirilmesi oluyor. Orijinal hikayede hem evrenin sırlarını barındıran hem de olay örgüsünü doğrudan kırılma noktasına taşıyan Wan Shi Tong'un kütüphanesi gibi devasa bir alanın böylesine harcanması, senaristlerin kaynak materyale ne kadar yabancı olduğunun en büyük kanıtı bana kalırsa.
Karakter dinamiklerinin içi boşaltılırken...

Benzer bir vizyonsuzluk karakterlerin bireysel sahnelerinde de kendini gösteriyor. Orijinal seride Sokka’nın çaresizlikten ve sivri zekasından ortaya çıkan tuhaf fikirlerinin, canlı aksiyonda sadece öylesine, dalga geçilen sahnelere sıkıştırılması tam bir hayal kırıklığı. Taktiksel zekasıyla ön plana çıkan bir karakterin eğlenceli ve yaratıcı yönü tamamen törpülenmiş. Sadece bu bile Avatar The Last Airbender hikayesi için koskocaman bir eksi demek.

Karakter gelişimlerindeki bu çarpıklık, evrenin en güçlü figürlerinden biri olan Toph söz konusu olduğunda daha da katlanılmaz bir hal alıyor. Fiziksel görünümü mükemmel; fakat Toph’un kendi gücünün sınırlarını keşfettiği o muazzam metal bükme anı, dizide tamamen yanlış bir zemine oturtulmuş. Devrimsel bile diyebileceğimiz bu keşif, kendisini kaçıran iki büyük adama karşı hayatta kalma mücadelesi verirken değil de, annesine karşı yapması sahnenin tüm amacı ve mantığını yok ediyor.
Fazlasıyla öfkeli bir Aang...

Ana karakterimizin bu sezondaki sunumu ise yine şaibeli. Karşımızda öğrenmeye aç, neşeli ve çocuksu ruhunu koruyarak olgunlaşan hava bükücü değil, her fırsatta yanındaki insanları azarlayan, memnuniyetsiz ve tam anlamıyla eşşek kadar olmuş bir çocuk var. Fiziksel olarak büyümesi beklendik bir şeydi, çekimlerin planlanmasının da buna göre yapılmasını beklerdim ama zaten neyi doğru yapmışlar ki? 🫠 Aang'in bu yersiz çıkışları ve anlamsız sinir krizleri, karakterin motivasyonunu anlamlandırmayı imkansız kılıyor ve izleyicide sadece antipati uyandırıyor.

Senaryo ekibinin orijinal eseri ne kadar hırpaladığının en net kanıtlarından biri de, tamamen farklı sezonlara ve mantıklara ait olan Painted Lady ile Blue Spirit hikayelerinin birbirine geçirilmesi. Orijinal seride her ikisi de bambaşka temaları, fedakarlıkları ve karakter dönüşümlerini simgeleyen iki büyük anlatıyı alıp tek bir alana sıkıştırmak, yapılabilecek en kötü tercihlerin başında geliyor. İki ayrı dünyanın zorlama bir şekilde birleştirilmesi, hikayenin ritmini bozduğu gibi iki efsanevi konseptin de içini tamamen boşaltıyor.
Ruhsuz bir canlı aksiyon ısrarı

Tüm bu hataları arka arkaya sıraladığımızda, Netflix’in ortaya koyduğu bu işin neden var olduğunu sorgulamak kaçınılmaz bir zorunluluk haline geliyor. Görsel efekt bütçesini bükme sahnelerinde cömertçe harcamak, iyi bir dizi yapmak için yeterli bir kriter değil ne yazık ki. Orijinal animasyonun her bir saniyesinde ilmek ilmek işlenen felsefe, dostluk bağları ve kendine has anlatı yapısı, bu canlı uyarlama versiyonunda tamamen buharlaşmış gibi. Karşımızda sadece popüler bir markanın isminden faydalanmak isteyen, ruhsuz bir tüketim malzemesi duruyor.

Neticede ikinci sezon, iyi görünen birkaç bükme sahnesi ve iyi bir Azula performansı dışında, serinin gerçek hayranlarına hitap etmeyen bir karmaşadan ibaret. Hikayeleri birbirine dolayan, en kilit bölümleri hiçe sayan ve karakterlerin karakter mizaçlarını tamamen tersyüz eden bu yapım, ne sinematik açıdan ne de bir uyarlama olarak geçer not alabiliyor.



Yorumlar