Birlikte büyüdüğümüz karakterleri, büyümüş halleriyle yeniden ekranda görmek tarif edilemez bir his. The Legend of Aang: The Last Airbender, daha ilk dakikalarında bu özlemi kullanmayı bilen bir yapım. Aang, Katara, Sokka, Zuko ve Toph gibi isimlerin yetişkinlik dönemlerine tanıklık etmek, seriyi yıllarca takip etmiş izleyiciler için sadece nostalji değil, aynı zamanda duygusal bir karşılık taşıyor ve film bu anlamda seyircisini hemen yakalayan bir sıcaklığa sahip.

💨
Yazı, The Legend of Aang: The Last Airbender'a dair spoiler içermeyecek.

Ancak bu nostaljik doyum, tek başına filmi ayakta tutmaya yetmiyor. Yapımın en büyük sorunu da burada başlıyor zaten. Eski karakterleri geri getirmek ile onları güçlü biçimde kullanmak arasında ciddi bir fark var. Film ilkini başarıyor, ikincisinde ise tökezliyor. Sevdiğimiz yüzleri görmek şahane ama onların hikâyeye gerçekten kendi ağırlıklarını koyduğunu hissetmek her zaman mümkün olmuyor.

Karakterler geri dönüyor, ama ne kadarlığına?

Serinin en sevilen taraflarından biri her karakterin kendine özgü bir sesi olmasıydı. Burada özellikle Sokka, o eski deliliğini koruyan nadir karakterlerimizden. Mizah anlayışı, gergin anları dağıtan esprileri ve olaylara verdiği pratik tepkiler yine tam kararında. Film boyunca en doğal akan anların önemli kısmı onun çevresinde şekilleniyor.

Buna karşılık Zuko ve Toph gibi karakterlerin beklenenden az kullanılması ciddi bir eksiklik. Özellikle hayran kitlesi de fazlasıyla yoğun olan bu iki ismin yetişkinlik halleri izleyicinin en çok merak ettiği şeylerden biriydi. Fakat film onları çoğu zaman kısa parıltılar halinde sunuyor. Hikâyeye etkileri var, derinlikleri yok. Bu da potansiyeli yüksek karakterlerin yalnızca hatırlatmalık kullanıldığı hissini yaratıyor.

Eksik kalanlar

Daha da önemlisi, bazı yokluklar filmin genel havasında hissediliyor. Iroh Amca gibi serinin vicdanı sayılabilecek bir karakterin hiç görünmemesi duygusal katmanları zayıflatmış. Aynı şekilde Suki’nin de hikâyede yer almaması, Azula'dan Mai'den hiç bahsedilmemesi dikkat çekici. Çünkü bu evrenin güzelliği yalnızca ana kahramanlarda değil, çevresindeki güçlü yan karakterlerde saklıydı.

Burada seyirciye "ileride belki kullanırız" duygusuyla davranılmış da olabilir diye düşünüyorum. Filmin vizyon tarihinden aylar önce sızdırılmış olması da gelecek planlara ket vurabilir belki ama buna bel bağlamadan önce güzelce derdini anlatmayı tercih etseydi keşke. Yani böyle dönüş projelerinde geleceğe yatırım kadar bugünü doyurmak da gerekir. Sevilen karakterleri eksik kullanmak, devam filmi ihtimaline alan açabilir; fakat mevcut filmi de maalesef ki daha boş hissettirebilir.

Aang’in gücü

Filmin en çok tartışılabilecek noktası ise hiç kuşkusuz Aang’in gücü bence. Orijinal seride Avatar Hali, doğanın dengesini tek başına değiştirebilecek seviyede bir hakimiyet haliydi. Dağları sarsan, okyanusları hareket ettiren, ekrana geldiğinde ağırlığını hissettiren bir formdan söz ediyoruz. Bu film ise Aang’i çok daha pasif, hatta zaman zaman etkisiz göstermiş.

Sorun yalnızca güç seviyesi değil; bunca zamana kadar kurulmuş olan karakter mantığı da zedeleniyor. Aang’in çatışma boyunca "dur, yapma, etme" çizgisinde dayak yemesi dramatik olarak anlaşılabilir, fakat bunu sürekli bir hale getirmek karaktere bir Kaptan Amerika, bir Daredevil geleneği olan "zarar vermeden adalete teslim etme" özelliği yükleyerek kendi alanının dışında hareket etmesine neden oluyor. Güçlü olmak başka, gerektiğinde kararlı davranabilmek başka. Film ikincisini de ondan esirgiyor. Bu nedenle Aang zaman zaman kendi hikâyesinin merkezinde değilmiş gibi hissediyoruz.

Yine de aksiyon tarafında tamamen başarısız bir film yok karşımızda. Dövüş sahneleri genel olarak tempolu, akıcı ve görsel olarak tatmin edici. Özellikle bükme stillerinin koreografisi her zamanki gibi özenle hazırlanmış. Aang’in Tagah sayesinde öğrendiği yeni hamleler de karakter gelişimi açısından küçük ama hoş detaylar sunuyor. Ne var ki aksiyonun kendisi güçlü ama sonucu ikna edici değil. Aang’in rakibini daha erken aşabileceğini düşündüren sahneler varken çatışmanın gereksiz uzatılması, dramatik gerilim yaratmak için karakter zekâsının törpülendiğini düşündürüyor. Bu da seyirciyi hikâyeden çıkaran bir tercih.

Evren kurallarıyla çelişmek

Filmin en göze batan durumlarından biri evrenin kendi kurallarına sadık kalmaması. Özellikle yeni tehdit unsurlarından bazılarının kısa sürede usta seviyesinde bükücülere dönüşmesi oldukça sorunlu. Çünkü Avatar evreni, yeteneğin yanında disiplin, eğitim ve ustalık sürecine büyük önem veren bir yapıydı. Bu nedenle bir anda yüksek seviyede bükme becerileri sergileyen karakterler görmek, bu dünyanın temel mantığını zedeliyor. Güç kazanmanın bedeli olmayınca başarı da anlamını yitiriyor. Film burada hız uğruna inandırıcılığı feda etmiş görünüyor.

Katara cephesinde de benzer bir eksiklik var. Yıllar içinde hem savaşçı hem şifacı olarak gelişmiş bir karakterden söz ediyoruz. Buna rağmen kritik anlarda sahip olduğu becerilerin yeterince kullanılmaması soru işaretleri yaratıyor. Bu bahsettiğim anlara genellikle ikinci yarıda rastlıyoruz. Özellikle stratejik olarak yapabileceği hamleler varken daha sınırlı kullanılması, karakteri olduğundan pasif göstermiş. Bu durum yalnızca Katara’ya özgü değil; film genel olarak karakterlerin en etkili yönlerini gerektiği anda geri plana atıyor. Böylece gerilim yaratılıyor, evet. Ama bu gerilim doğal değil, yazılmış hissi veriyor. İzleyici de bunu kolayca fark ediyor zaten.

Gerçek bir coşku

Bütün eleştirilerime rağmen film asla değersiz bir yapım değil. Hatta tam tersine, sevdiği evrene geri dönmek isteyen izleyici için oldukça keyifli anlar sunuyor. Müzikler, karakter etkileşimleri, lahanalar, eski ruhu hatırlatan küçük detaylar ve yeniden bir arada olma hissi filmi aramızdaki bağı sağlamlaştırıyor. Bazen bir yapım kusurlu olsa bile izleyicide karşılık bulur; çünkü doğru duyguyu yakalamıştır. Bu film de tam olarak bunu yapıyor. Mantık hataları var, eksik yazılmış karakterler var, tartışmalı güç dengeleri var. Ama aynı zamanda yıllardır özlenen bir dünyanın kapısını tekrar aralıyor. Bu da küçümsenecek bir şey değil.

Geleceğe açılan kapı

Asıl umut veren taraf, bu filmin daha büyük hikâyelerin başlangıcı olabilme ihtimali. Avatar The Last Airbender ile Korra arasındaki dönem, bana kalırsa anlatılmayı bekleyen dev bir zaman aralığı. Aang ve Katara’nın ilişkisi, Cumhuriyet Şehri’nin kuruluş süreci, yeni tehditler, takımın yetişkinlik yılları… Bunların her biri tek başına güçlü projeler olabilir. Eğer yapımcılar bu geri dönüşten doğru dersleri çıkarırsa, devam filmleri çok daha etkileyici olabilir. Daha dengeli yazılmış karakterler, daha tutarlı güç sistemi ve gerçekten büyümüş kahramanlar görmek mümkün. Çünkü seyircinin beklentisi de tam olarak bu.

The Legend of Aang: The Last Airbender, kusurlarına rağmen izlenmesi kolay bir hayran filmi. Büyük bir sinema zaferi olamadı belki ama dostlarınızla seneler sonra bir araya gelmek gibi güvende hissettiriyor. Mantık yerine özlemle çalışan tarafları fazla. Yine de bazen sevdiğiniz karakterleri yeniden görmek, teknik kusurlardan daha ağır basabiliyor. Benim için bu film tam olarak öyle bir deneyimdi. Saçma yanları vardı, evet. Ama özlem duygusu daha baskındı. Sadece bu nedenle bile yüzümde tebessüm bıraktı. Ama daha iyisi de mümkündü. Umarım sıradaki film bunu başarır.

Paylaş