Oyuncak Hikayesi serisi sinema tarihinde her zaman çok özel bir yere sahip oldu. Sadece birkaç çocuk odası, bir benzin istasyonu ve küçük bir banliyö yolundan devasa, yaşayan bir evren yaratmayı başaran bu hikaye, her yaştan izleyiciyi yakalamayı bir şekilde başardı. Dürüst olmak gerekirse bu yeni filmle birlikte acaba bu eşsiz hikaye ticari kaygılarla eskitilecek mi diye düşünmedim değil. Ama eski dostlarımızı ekranda gördüğümüz an bütün şüphelerimi geride bıraktım.

🧸
Yazı, Toy Story 5'e dair spoiler içermiyor.

Bu filmde hikayenin merkezinde hepimizin çok yakından bildiği, son derece güncel ve gerçekçi bir dert var: Bonnie’nin büyümesi ve modern dünyanın getirdiği ağır sosyal baskılar.

Bonnie artık sadece kendi hayal gücüyle oynayan, oyuncaklarına isimler veren o küçük kız değil. Çevresindeki her çocuk gibi o da okulun ve akranlarının yarattığı popüler kültür baskısıyla mecburen bir tablet çocuğuna dönüşmek üzere. Bu dijital dünya, Bonnie’yi ekranın karşısına kilitlerken oyuncaklar odanın bir köşesinde kalıyor. Eski dostlarımız o parlayan ekrana bakarken, aslında sadece yeni bir teknolojiyle değil, çocuk ruhunun yok oluşuyla mücadele ettiklerini fark ediyorlar.

Dökülen saçlar, değişen zaman...

Karakterlerin bu yeni düzendeki halleri gerçekten çok zekice yapılmış gözlemlerle dolu. Özellikle Woody’deki fiziksel değişimler içimizi hem ısıtıyor hem de hafifçe burkuyor. Kafasındaki plastik saçların yavaş yavaş boyasının aşındığına ve tabiri caizse "kelleşmeye" başladığına dair yapılan tatlı göndermeler, filmin sevdiğimiz samimi tonunu harika bir şekilde perçinliyor. Woody artık sadece eski moda bir kovboy değil; zamanın yıprattığı, dikişleri gevşeyen ama dostlarına olan sevgisi hâlâ taptaze kalan yaşlı bir bilge gibi karşımızda duruyor. Sanırım bir tur yenilenmeye daha ihtiyaç duyacak...

Bu fiziksel yıpranma, oyuncakların kendi aralarındaki sohbetlerde o kadar samimi cümlelerle konuşuluyor ki yapaylıktan tamamen uzaklaşıyorsunuz. Buzz Lightyear’ın sadık bir dost olarak Woody’nin dökülen boyalarıyla dalga geçmesi ama bir yandan da onu her tehlikeden koruması, ilk filmdeki o rekabetin yerini ne kadar güzel bir kardeşliğe bıraktığını gösteriyor. İlk filmde bir kutudan çıkıp dünyanın en güçlüsü olduğunu sanan Buzz, şimdi dostunun omzuna dokunup ona güç veren en büyük dayanak haline gelmiş. Aralarındaki bu samimi bağ, filmin akıcılığını hiç kaybettirmeden seyirciye doğrudan geçiyor.

Sıra Jessie'de

Filmin en hem güçlü, hem en sarsıcı yanı kesinlikle Jessie. Geçmişinde bir kenara atılmanın ve bir kutuda unutulmanın derin travmasını hala üzerinde taşıyan Jessie, bu filmde adeta küllerinden doğuyor. Hikaye onun duygusal gücünü o kadar iyi işliyor ki, kriz anlarında aldığı kararlar ve sergilediği cesaret, neden "o" olduğunu çok net bir şekilde cevaplıyor. Jessie’nin yaşadığı bu içsel dönüşüm, hiçbir süslü lafa ihtiyaç duymadan, sadece kararlı duruşu ve attığı cesur adımlarla anlatılıyor. Onu izlerken içinizde büyük bir saygı ve hayranlık uyanıyor.

Görsel açıdan baktığımızda da film tam bir şölen sunuyor ama bunu gözümüze sokmadan, oldukça temiz bir dille yapmaya özen gösteriyor. İlk filmin yapıldığı dönemde 300 güçlü mikroişlemcinin günlerce uğraşarak ortaya çıkardığı sahneleri, hatta yapımı neredeyse imkansız olduğu için insanların saçlarını uzun yapamadıklarını düşündüğümüzde teknolojinin bugün geldiği nokta inanılmaz. VE yönetmen bu dijital gücü sadece şov yapmak için kullanmıyor; karakterlerin duygularını ve odanın içindeki o büyük hareket özgürlüğünü pekiştirmek için tercih ediyor. Kamera, oyuncakların peşinden giderken perspektifi öyle güzel manipüle ediyor ki kendinizi bir Roller Coaster'da gibi hissediyorsunuz.

Gerçek dünyanın görünmeyen tehlikeleri

Filmin sırlarını ve sürprizlerini bozmadan şunu söylemek lazım ki, hikayede klasik anlamda bir "kötü adam" figürü yer almıyor. İlk filmin oyuncakları parçalayıp korkunç kombinasyonlar yapan komşu çocuğu Sid gibi görünür bir düşman yerine, bu kez odanın içine sızan çok daha tehlikeli ve görünmez bir yalnızlık hissi var. Oyuncaklar, çocukların ilgisini çekmek için eskisi gibi sadece komik taklalar atmanın yetmediği bu yeni dünyada ne yapacaklarını sorguluyorlar. Bu varoluşsal sancı, zekice çıkarımlarla dolu ve izleyicide ciddi anlamda derin izler bırakıyor. Hem de sadece büyüklerin hissedebileceği bir iz türü.

Yine de film bir an bile karamsarlığa teslim olmuyor ve o bildiğimiz temiz Pixar geleneğini sonuna kadar koruyor. Çocuk izleyiciler için bolca hareket, kahkaha ve heyecan dolu bir macera sunulurken, büyük izleyiciler arka plandaki modern ebeveynlik eleştirilerini ve çocukların üzerindeki başarı baskısını kolayca yakalayabiliyor.

Piksellere direnmek

Hamm, Patates Kafa ve Rex gibi eski kadronun da hikayeye dahil oluş biçimi çok eğlenceli. Dijital dünyanın dilini ve mantığını anlamaya çalışırken düştükleri komik durumlar, günümüz kuşağıyla eski kuşak arasındaki o tatlı çatışmayı hatırlatıyor. Bir tablet uygulamasının nasıl çalıştığını çözmeye çalışan oyuncakların sahneleri, üzerine dakikalarca sohbet edilebilecek cinsten bir eğlence barındırıyor. Ama film bunu büyük laflarla değil, en yalın ve açık anlatımla önümüze koyuyor.

Sinematografik olarak alan kullanımı ve karakterlerin hareket özgürlüğü muazzam bir boyutta. Kamera karakterleri sadece sabit bir arka plan önünde oynatmak yerine onları çevreleyen mekanı yaşatıyor. Aynı zamanda oyuncaklar o geveze tablete ulaşmaya çalışırken odanın içindeki mesafelerin nasıl devasa engellere dönüştüğünü izlemek, sinemanın görsel dilinin ne kadar özgürleşebileceğini de bir kez daha kanıtlıyor.

Kalbimizdeki son ilmek

Nihayetinde Toy Story 5, bir serinin neden bu kadar uzun süre boyunca çok sevilebileceğinin en net ve dürüst cevabı olmuş. Bize çocukluğumuzun hala saf gelen o dokunulabilir dünyasını hatırlatırken, büyümenin getirdiği mecburi değişimlerle de dürüstçe yüzleştiriyor. Woody’nin aşınan boyası, Jessie’nin güçlü duruşu ve Bonnie’nin ekran dünyasındaki yalnızlığı, filmin sonunda kalbimizde çok sıcak bir sızı bırakıyor.

Salondan çıktığınızda evdeki eski dolapları karıştırmak ve çocukluk oyuncaklarınızı kontrol etmek isteyeceksiniz. Ben de bir şekilde bulup çıkardım ve ön gösterime kendi Rex'imle gittim. Çünkü Toy Story 5 bize pikseller ne kadar parlak, ekranlar ne kadar cazip olursa olsun, eski ve gerçek dostların sıcaklığının yerini hiçbir dijital dünyanın dolduramayacağını çok derinden hissettiriyor.

Paylaş