Michael Sarnoski, ilk uzun metrajı Pig ile dikkat çeken yönetmenlik kontrolünü ortaya koymuş, ardından A Quiet Place: Day One ile geniş ölçekli yapımların da altından kalkabileceğini kanıtlamış, taze ve son derece olgun bir sinema dili kuran yönetmenlerden. Henüz sektörde hak ettiği kadar karşılık bulmamış olsa da tür kalıplarını ele alış biçimi, Sarnoski’nin her yeni projesini dikkatle takip etmek için başlı başına yeterli. The Death of Robin Hood, Sarnoski’nin klasik anlatı yapılarına karşı mesafeli ve sorgulayıcı yaklaşımını en açık biçimde ortaya koyduğu filmlerden biri. Ama ne kadar başarılı sonuçlandığı kesinlikle tartışılır.

Film, İngiliz folklorunun en ünlü figürlerinden biri olan ve bizim kültürümüzde de kendine yer bulmuş "zenginlerin korkulu rüyası, yoksulların koruyucusu" Robin Hood imajını bilinçli bir şekilde parçalıyor. Karşımızda ormanda neşeyle dolaşan bir çete lideri değil, Shrek'te Fiona'yı kafalamak için adamlarıyla performanslar sergileyen sevimsiz karakter hiç değil; geçmişi kan, yağma ve şiddetle lekelenmiş, kendi yarattığı efsaneden iğrenen bir adam var. Abartılı kahramanlık kavramının ardındaki çirkin gerçekliği karakterin kendi ağzından duymak, izleyiciyle bildiğimiz efsane arasına aşılmaz bir mesafe koyarken, filmin inşa edeceği karanlık tona dair de net bir fikir veriyor.

Kanlı geçmişin yıkıcı sürükleyişi
Hikâyenin kırılma noktası, eski silah arkadaşı Küçük John’u tanıdığımız an. Bill Skarsgård’ın hayat verdiği Küçük John, Robin’i unuttuğunu ya da geride bıraktığını sandığı o eski vahşet döngüsünün içine yeniden çekiyor. Birlikte giriştikleri hesaplaşma baskını, türün alışılageldik aksiyon sahnelerinden fazlasıyla uzak; masumların, çocukların ve düzenin çarkları arasında ezilen insanların zarar gördüğü, romantizmin tamamen sıfırlandığı bir kıyım izliyoruz. Bu çatışma da Robin’in bedeninde ve ruhunda kolay kapanmayacak derin yaralar açıyor.

Fiziksel ve zihinsel olarak tükenen Robin’in Kuzey İrlanda’nın dik kayalıklarına tünemiş Aziz Clement Manastırı’na bırakılması, filmin ritmini keskin bir biçimde değiştiriyor. Dış dünyanın vahşetinden tamamen izole bu mekân, fırtınalı denizin ortasında sığınılacak son liman gibi düşünülebilir. Rahibe Brigid rolündeki Jodie Comer, karakterinin gerektirdiği mesafeli şefkati son derece dengeli bir performansla taşırken, manastırın kasvetli taş duvarları da hikâyeye ihtiyaç duyduğu dinginliği kazandırıyor.

Manastırda geçen bu bölümler, bana geçtiğimiz yıl izlediğim Cillian Murphy’li Small Things Like These’i hatırlattı. İki film arasında doğrudan bir anlatı benzerliği kurmak mümkün değil belki ama ikisinin de karanlığın ve suçluluğun ortasında sessiz bir vicdan hikâyesine yönelmesi fazlasıyla tanıdık bir his.

Kefaret, şefkat ve vicdan

Manastırın sessizliği içinde Robin’in yetim çocuk Margaret ile kurduğu yakınlık, filmin en katı sahnelerinde bile insana bir ışık oluyor. Robin Hood’un kimliğini belirleyen en temel sembol olan yayın, bu sefer öldürmek için değil, genç bir kıza okçuluk öğretme bahanesiyle yeniden ele alınması, bir miras aktarmak veya geçmişi tamir etmek amacına hizmet ediyor. Bu ilişkide gösterilen bocalayan şefkat, hayatı boyunca yalnızca yok etmeyi öğrenmiş bir adamın son demlerinde bir şey inşa etme çabasını temsil ediyor.

Bu sakin bölümler, filmin ana temaları olan vicdan azabını ve intikam döngüsünü daha derinlemesine ele alıyor. Robin Hood, geçmişte canını aldığı insanların yüzleriyle yaşamaya devam ederken, kefaretin yalnızca dilemekle mümkün olmayacağını fark ediyor. Manastır anları, filmin şiddet odaklı ilk yarısına kıyasla nefes alan, karakterin iç dünyasındaki yıkımı daha somut hale getiren ve izleyiciye de bu çöküşü tartma imkânı veren bir işlev üstlenmiş.
Benzer karanlıklar, benzer uyum

Hikâyenin yapısına ve karakter dinamiklerine baktığımızda, filmin Logan ile kurduğu benzerlik gözden kaçmıyor. Yaşlanmış, ölümü arzulayan, geçmişinin günahları altında ezilen bir anti-kahramanın küçük bir çocuk vasıtasıyla son bir kez vicdanını hatırlaması son derece tanıdık. İkisinde de Hugh Jackman olunca tablo tamamlanıyor gibi geliyor. Ancak bu durum hikâyenin özgünlüğüne gölge düşürmekten ziyade, Robin Hood'un hangi popüler kültür şablonlarına sırtını yaslamayı hedeflediğini gösteriyor da diyebiliriz.

Filmin görsel tarafı ise anlatıdaki bıkkınlığı mükemmel bir şekilde tamamlayan kasvetli bir yapıya sahip. The Northman gibi, The Revenant gibi hatta biraz Nosferatu gibi yapımlardan aşina olduğumuz çamur, soğuk rüzgâr, ıslak taş ve doğa esintisi filmin her karesine nüfuz etmiş durumda. İki saatten uzun süren film, seyirciye masalsı bir Orta Çağ sunmak yerine etiyle kemiğiyle hissedilen, soğuğu ve çürümeyi seyirciye geçiren bir dünya kurmayı tercih ediyor.
İvmelenemeyen tempo ve son karar

Performanslar, senaryonun zaman zaman tıkandığı noktaları ayakta tutan en sağlam sütun olmuş. Hugh Jackman, yaşlı Robin Hood’un omuzlarındaki ağır yükü ve fiziksel tükenmişliği yüzündeki her çizgiyle hissettiriyor. Jodie Comer ve Bill Skarsgård ise sınırlı ekran sürelerine rağmen karakterlerinin ağırlığını hissettirmeyi başarıyor ve Hugh Jackman’ın performansına güçlü bir denge oluşturuyor. Karakterler arasındaki kimya, filmin durgunlaştığı anlarda bile ilgiyi ayakta tutmayı başarmış.

Nihayetinde The Death of Robin Hood, efsaneleri tahtından indirme fikriyle yola çıkan ancak anlatısındaki aksaklıklar nedeniyle vadettiği büyük dönüşümü tam anlamıyla gerçekleştiremeyen bir film. Referans aldığı tür örnekleriyle kıyaslandığında kalıcı bir kültürel etki yaratmaktan uzak kalsa da sunduğu atmosfer, güçlü oyuncu performansları ve efsanelere karşı takındığı gerçekçi tavırla izlenmeyi hak ediyor. Potansiyelinin zirvesine ulaşamıyor belki ama Sarnoski’nin yönetmenlik becerisini, Jackman’ın performansını ve alıştığımız Robin Hood mitine karşı geliştirdiği karanlık bakışı görmek için yine de şans verilmeyi hak ediyor.


Yorumlar