Prime Video'nun Elle'iyle birlikte sinema tarihinin en kendine has karakterlerinden biri olan Elle Woods’u, Harvard Hukuk Fakültesi’ne giden genç kadın profilinden ve pembe dünyasından çok önce tanıma şansı yakalıyoruz.

🎀
Yazı, Elle dizisine dair spoiler içermeyecek.

Takvimler 1995 yılını gösteriyor ve Beverly Hills’in güneşli sokaklarında büyüyen bir lise öğrencisi, plastik cerrah babasının yaşadığı büyük bir itibar skandalı yüzünden aniden Seattle’a taşınmak zorunda kalıyor. Elle, bu keskin kültürel geçişi temel alarak tamamen pembe bir gardıropla ayakta kalmaya çalışan genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Dışarıdan bakıldığında o kadar ütopik görünen bu dünyayı içerisine girdikçe o kadar benimsiyorsunuz ki, sonlara doğru bitmesini istemediğimi bile söyleyebilirim.

Projenin arkasında, daha önce Insecure ve hak ettiği değeri görememiş High School gibi televizyon işlerinde kendini ispatlamış Laura Kittrell yer alıyor. Dizinin ilk sezonu sekiz bölümden oluşuyor ve dürüst olmak gerekirse biraz sakar, ne yapacağını tam kestiremeyen bir pilot bölümle açılış yapıyor. Ancak hikaye ilerledikçe, karakterler yerli yerine oturdukça ve kasaba atmosferi derinleştikçe anlatı kendi ritmini buluyor ve her bölümde kendisini daha da izlenebilir kılmayı başarıyor. Yazar kadrosu, ana karakterin gelecekteki özünü zedelemeden, ona tamamen yabancısı olduğu bir dünyada yeni ve anlamlı bir oyun alanı açmayı biliyor.

Yeni bir yüz ve uyumsuzluğun tekdüzeliği

Başrolü üstlenen Lexi Minetree, gerçek hayatta 25 yaşında olduğu için lise sıraları adına biraz büyük bir görüntü sunsa da karakterin ikonik ruhunu yakalamada şaşırtıcı derecede iyi bir iş çıkarmış. Zamanında Reese Witherspoon’ın sergilediği o neşeli, azimli ve insanların kendisini sadece dış görünüşüyle yargılamasına duyduğu haklı öfkeyi Minetree’nin performansında net bir şekilde görebiliyoruz. Witherspoon’ın da yürütücü yapımcı olarak projede yer alması, bu oyuncu seçiminin ne kadar doğru bir zemine oturduğunu kanıtlar nitelikte. Minetree sadece eski bir performansı taklit etmekle kalmıyor; Elle’in hem kırılgan hem de asla yıkılmayan o tatlı sert iyimserliğine kendi özgün yorumunu da katıyor.

Rainier West Lisesi, dizinin doksanlar gençlik kültürüne dair en net ve zekice gözlemlerini yaptığı mekan olarak öne çıkıyor. Buradaki öğrencilerin neredeyse tamamı siyah, gri ya da bu iki rengin monoton kombinasyonlarından oluşan kıyafetlerin arkasına saklanmış ve aynı zamanda hafif depresif ve alaycı bir kitleyi temsil ediyor. Elle’in kendi eliyle süslediği bir Nirvana tişörtüyle okula geldiği sahnede düşmanı Kimberly’nin kurduğu "İnsanlar o tişörtü giymenin Nirvana'nın başına gelen en kötü ikinci şey olduğunu söylüyor" cümlesi, ergen şüpheciliğinin zirve noktası. Dizi, Seattle’ın uyum karşıtı çocuklarının aslında ekose gömlekler içinde nasıl başka bir tek tipleşmeye kurban gittiğini ve "herkes gibi olmaktan korkarken" nasıl herkesleştiklerini muzip bir dille yüzümüze vuruyor.

Denge oyunu ve 90'lar nostaljisi

İki film ve başarılı bir Broadway müzikalini içeren Legally Blonde serisinin geri kalanıyla bu dizideki olayların nasıl bir kronolojik bağ kuracağını çok fazla deşelememek, seyir zevki açısından en sağlıklı karar bence. Senaryo ekibi, orijinal filme körü körüne sadık kalmak yerine hayranlar için zekice selamlar çakmayı tercih ediyor. Klasik Elle Woods alıntılarından türetilen bölüm isimlerinden, karakterin pembe dizilere ve popüler kültüre olan düşkünlüğüne kadar pek çok referans hikayenin akışına yedirilmiş durumda. Bu durum sadık hayranlar için keyifli birer nostalji işlevi görürken, evrene yabancı olan genç izleyicileri de anlatıdan uzaklaştırmayacak bir dengede tutuyor.

Dizi, köklerini sadece kendi markasından almıyor; 90'ların ortasındaki diğer gençlik klasiklerini ve televizyon formüllerini de yoğun bir şekilde çağrıştırıyor. Ne izlediğini bilmeden ekran karşısına geçen bir seyirci, arka planda çalan No Doubt, Radiohead ve dönemin diğer hit alternatif şarkıları eşliğinde, kendisini o dönem içerisinde rahatlıkla hissedebilir. Elle Woods'un dünyayı daha iyi bir yer yapma arzusu ve meşhur tüylü kalemi, o dönemin sinematik diline doğrudan bir saygı duruşu niteliğinde. Yapım, dönem atmosferini sadece bir kostüm gibi giyinmekle eleştirilse de bu yapaylığı kendi lehine çevirmeyi de bir şekilde beceriyor.

Türler arası geçişler ve buruk veda

Sezonun ortalarına doğru Rainier West Lisesi’ndeki olası bir mali skandalın ve örtbas etme çabalarının patlak vermesiyle hikaye, klasik bir gençlik dramasından sıyrılıp hafif bir polisiye havasına bürünüyor. Bu gizem unsuru dizinin temposunu belirgin şekilde artırırken karakterlerin motivasyonlarını da güçlendirmiş diyebilirim. Özellikle The Breakfast Club filmine açıkça referans veren, okulda cezalı kalma sırasında geçen bölüm, ilk sezonun en keyif veren, karakter dinamiklerini en iyi işleyen halkası olarak öne çıkıyor.

Bu lise dekorunun içinde, okul müdürü rolünde izlediğimiz James Van Der Beek’in performansı ise bugün geriye dönüp bakıldığında çok daha dokunaklı ve hüzünlü bir anlam taşıyor. Kariyerine bir başka ikonik gençlik dizisi Dawson's Creek ile başlayan ve bu yılın başlarında kolon kanseri nedeniyle hayatını kaybeden aktör, belediye başkanlığına aday olan bu otoriter ama içten okul müdürü rolünde son kez karşımıza çıkıyor.

Yan karakterlerin gücü ve kapanış

Elle, yan karakterlerin doğru ve derinlikli yazımı sayesinde sadece tek bir kişinin şovu olmak dışında da görev yapan bir dizi. Gabrielle Policano’nun canlandırdığı Liz karakteri, ekrandaki klasikleşmiş eşcinsel arkadaş prototiplerini yıkarak hikayeye gerçekçi, esprili ve ayakları yere basan bir genç kız enerjisi getiriyor. Elle’in annesi rolündeki June Diane Raphael ise her sahnesinde yüksek komedi zamanlamasıyla ekranı ele geçiriyor.

Sonuç olarak Elle, bize lise yıllarına, büyüme sancılarına ya da doksanlı yıllara dair tamamen devrimsel şeyler anlatmıyor veya daha önce söylenmemiş çok büyük bir şey öğretmiyor. Ancak süslü cümlelerden uzak, temiz ve yormayan anlatımıyla bir hafta sonu boyunca arka arkaya izlemek için son derece hafif ve davetkar bir dünya koyuyor önümüze. Bazen sinemada ve televizyonda uzun süre ağır dramların, kasvetli bulutların ve fazla ciddi anlatıların altında boğulduktan sonra, pembe bir gardırobun getirdiği o saf iyimserliğe hepimizin ihtiyacı olabiliyor.

“Pembenin Gücüne İnan”: Legally Blonde (2001)
Pembe bir çanta, küçük bir köpek, güçlü bir tutku ve kocaman bir kalp kırıklığı... İşte ’Elle Woods’un ilham verici hikâyesi böyle başlıyor.
Paylaş