House of the Dragon’ın üçüncü sezonu şimdiye kadar büyük savaşları, ejderha çatışmalarını ve siyasi hesaplaşmaları öne çıkardı. Beşinci bölüm ise farklı bir yol seçiyor. Bu kez mesele kimin kazanacağı değil, bu savaşın insanlardan neleri alıp götürdüğü...

🐈
Yazı, House of the Dragon'a dair spoiler içerecek.

Bölüm boyunca karakterlerin çoğu geleceğe değil, kendi sonlarına bakıyor. İlginç olan da burada başlıyor. Çünkü Westeros'ta ölüm her zaman vardı ama ilk kez bu kadar bilinçli biçimde karakterlerin kararlarını yönlendiren bir unsur hâlinde. Bölümün başından sonuna kadar hissedilen ağır atmosferin kaynağı da bu diye düşünüyorum.

En çok yankıyı da özellikle Criston Cole üzerinde hissediyoruz. Yıllardır izlediğimiz karakterin temel motivasyonunu ilk kez gerçekten anladığımızı düşünüyorum. Criston'ın peşinde olduğu şey aslında hiçbir zaman yalnızca şan, aşk ya da iktidar değildi. Bunların hepsi farklı dönemlerde kendisini tanımlamak için kullandığı araçlardı. Bu bölümde ise maskelerin tamamı düşüyor. Artık yorulmuş bir adam. Hayatı boyunca birilerine hizmet etmiş olmanın ağırlığını taşıyor ve ilk kez kendi adına karar vermek istiyor. O kararın ölüm olması ise karakterin trajedisini daha da görünür kılıyor.

Criston Cole'ün gerçek savaşı

Nehir Toprakları'ndaki hikâye bölümün en güçlü tarafıydı bana kalırsa. Çünkü savaşın kahramanlık anlatısından tamamen uzaklaştığımızı görüyor ve yenilginin tadını almaya başlıyoruz. Criston ve Gwayne'in ordusu dağılmış, aç kalmış ve sıkışmış durumda. Daha önce fetih planları yapan insanların şimdi yıkılmış bir şekilde hayatta kalmaya çalıştığını görüyoruz. İşte şu görüntü Westeros'un bütün savaş romantizmini ortadan kaldırıyor. Kılıçların parladığı anlar değil, çamurun içinde verilen mücadele ön plana çıkıyor. Daha gerçekçi biçimde.

Criston'ın Gwayne ile konuşması ise bölümün merkezini oluşturuyor. Burada aslında bir komutanın değil, bir sınıf meselesinin anlatıldığını düşünüyorum ben. Gwayne gibi insanlar savaşta bile eve dönebileceklerini düşünür. Criston gibiler ise döndüğünde yine hizmet etmek zorunda kalacağını bilir. Onun gözünde ölüm, yenilgiden çok özgürlük anlamına geliyor. Bu yüzden bölüm sonunda söylediği "The Stranger offers us rest" cümlesi bir tehdit ya da korku ifadesi gibi durmuyor. Daha çok uzun süredir beklenen bir rahatlama hissi taşıyor.

Harrenhal'da gücün yeni sahibi

Harrenhal sahneleri son haftalarda olduğu gibi yine Alys Rivers'ın etrafında şekilleniyor. Kadın, dizinin hem en ilginç hem de en tuhaf karakterlerinden biri çünkü Westeros'taki çoğu kişi gücü ordularla ya da ejderhalarla ölçerken Alys insanların korkularını yönetebiliyor. Bu bölümde de bunu net biçimde görüyoruz. Harrenhal'un hayaletleri, geçmişi ve lanetleri artık mekânın dekoru olmaktan çıkmış. Alys bunların tamamını kendi otoritesinin bir parçası olarak kullanıyor. Seyir zevki yüksek bir karakter, diziye kesinlikle renk katıyor.

Aemond'un buradaki konumu da dikkat çekici. Birkaç bölüm önce Westeros'un en tehlikeli adamı gibi görünen karakter, sırtına yediği bir meyve bıçağı yüzünden oldukça perişan bir noktada. Yaraları sadece fiziksel değil. Alys'in yanında geçirdiği her sahne Aemond'un gücünün aslında ne kadar parçalanmaya müsait olduğunu gösteriyor. Vhagar'a sahip olmak bir insanı yenilmez yapmıyor. Hatta bu bölüm, ejderhaların sağladığı gücün insanların psikolojik zayıflıklarını gizlediğini bir kez daha hatırlatıyor.

Aegon'un geç kalan yolculuğu

Aegon ve Larys'in yol hikâyesi ilk bakışta oldukça tanıdık ilerliyor. Tahtta oturan hükümdarın halkın arasına karışıp gerçek hayatı keşfetmesi fantastik edebiyatın en eski formüllerinden biri fakat buna rağmen bu tanıdık yolun burada da işe yaradığını düşünüyorum. Çünkü Aegon'un bugüne kadar sahip olduğu bütün ayrıcalıkların onu nasıl körleştirdiğini görme fırsatı buluyoruz.

Larys'in Aegon'a yaptığı sert konuşma da açık ara bölümün en keyifli anıydı. Uzun zamandır ilk kez biri Aegon'a gerçekten kim olduğunu söyledi... Daha da önemlisi Aegon bu sözleri dinledi. Karakter hâlâ kusurlu, hâlâ bencil ve hâlâ tehlikeli. Ancak senaryo artık onu yalnızca kötü bir karakter olarak yazmıyor. Bu da Yeşiller tarafının son bölümlerde neden daha ilgi çekici hâle geldiğini açıklıyor. Dizi, taraf seçmek yerine karakterleri derinleştirmeye başladığında çok daha etkileyici. Keşke bu formülü dizinin başından beri kullansalardı...

Tahtın yalnızlaştırdıkları

Rhaenyra cephesinde ise farklı bir durum var. Tahta ulaşmak yıllarca süren mücadelenin sonu gibi görünüyordu, oysa üçüncü sezon boyunca tahtın aslında sadece yeni sorunlara neden olduğunu gördük. Bu bölümde Daemon ile yaptığı konuşma, Rhaenyra'nın zihinsel durumuna dair önemli ipuçları veriyor. Eskiden çevresindekilere güvenmeye çalışan bir karakter vardı. Şimdi ise herkesten şüphe duyan bir hükümdar görüyoruz.

Özellikle septte geçen sahne oldukça güçlüydü. Çünkü Rhaenyra burada tanrılarla konuşmuyor. Daha doğrusu onlara hesap soruyor. Kendisini seçilmiş biri gibi görmeye başladığını hissediyoruz. Bu da dizinin uzun süredir işlediği önemli bir temayı güçlendiriyor: Güç, insanları yalnızca yozlaştırmıyor, aynı zamanda onları gerçeklikten de uzaklaştırıyor. Kraliçenin giderek artan paranoyası bu nedenle savaşın doğal sonucu gibi görünüyor.

Çürüyen duvarlar

Kral Şehri'nde yaşanan cinayetler bölümün aksiyon, gizem ve endişe yönünü besliyor. Özellikle gözleri oyulmuş Altın Pelerinliler ve duvara yazılan mesajlar, başkentteki düzenin hızla çöktüğünü gösteriyor. Bu olayların arkasındaki kişinin kim olduğu kadar, böyle bir atmosferin oluşabilmiş olması da önemli. Çünkü artık insanlar korkularını gizlemiyor.

Alicent ve Helaena hikâyesi de bu çürümenin farklı bir yüzünü temsil ediyor. Alicent'ın kızını koruma çabası anlaşılır olsa da planlarının sürekli yarım kalması karakterin eski etkisini kaybettiğini gösteriyor. Bir zamanlar sarayın en güçlü oyuncularından biri olan Alicent artık olayları yönlendiren değil, olaylara tepki veren bir figür. Bu değişim sessiz ilerliyor ama oldukça belirgin.

Kusurlar ve mesajlar

Tüm iyi yanlarına rağmen bölümün kusursuz olduğunu söylemek zor. Özellikle Criston'ın hikâyesi kâğıt üzerinde çok güçlü olmasına rağmen görsel anlamda daha etkileyici olabilirdi. Ordunun yaşadığı yıkımı hissediyoruz ama tam anlamıyla göremiyoruz. Bazen senaryonun anlattığı felaket ile ekranın gösterdiği felaket arasında bir mesafe oluşuyor.

Yine de bölümün düşünsel tarafı bu eksikleri büyük ölçüde kapatıyor. House of the Dragon en iyi olduğu anlarda Westeros tarihini değil, o tarihin altında ezilen insanları anlatıyor. Beşinci bölüm de içe dönük yapısıyla tam olarak bunu yapıyor. Ejderhaların gölgesinde yaşayan insanların ne kadar savrulmaya müsait olduğunu hatırlatıyor. Sezonun ve hikayenin geri kalanında büyük savaşlar ve büyük ölümler göreceğiz. Ancak bu bölüm bana göre karakterlerin neden yaşamaya devam etmek istediklerini ya da neden istemediklerini anlatarak çok daha önemli bir şey yaptı. Savaş artık kapıda ve biz o kapıyı açmak için bile isteye adım atmaya devam ediyoruz.

Paylaş