Daredevil'ın her zaman bir "Kingpin sorunu" olduğunu hatırlayarak başlıyoruz bölüme. Bu da karakterin zayıflığından değil, biraz da Vincent D’Onofrio’nun devasa performansının yarattığı kaçınılmaz çekim kuvvetinden kaynaklanıyor. Önceki bölümün sarsıcı finalinde Vanessa’nın yaralanışı, Fisk’in dünyasını yıkmakla kalmadı, aynı zamanda dizinin tüm dengelerini değiştirdi.
İkinci sezonu, dil ısırttıracak derecede güzel ilerleyen Daredevil: Born Again'in beşinci bölümü The Grand Design, bu yıkımın enkazından bir inşa süreci çıkarıyor ve hikâyeyi Wilson Fisk’in anıları üzerinden bir kez daha kurguluyor. Bu tercih, diziyi sadece bir süper kahraman anlatısı olmaktan çıkarıp, hem dram yönünü besliyor hem de izlediğimiz şeyi trajik bir suç destanına dönüştürüyor.

Bölümün büyük bir kısmını geçmişe dönüşlere ayırması, Born Again’in kendi kimliğini Netflix döneminin mirasıyla nasıl barıştırdığını gösteren zekice bir hamle. Özellikle geçtiğimiz bölümde kullanılan Matt'in çocukluğu ve bu bölümdeki Vanessa sahneleri, izleyicinin kalbinde özel bir yer edinen ilk diziye duyduğu saygıyı gözler önüne seriyor.

Vanessa’nın kaybı, Fisk’i daha "insani" olduğu ama bir o kadar da tehlikeli olduğu eski günlere sürüklüyor. Bu noktada dizi sadece bir devam halkası olmadığını, aynı zamanda tarihin nasıl yazıldığını ve manipüle edildiğini sorgulayan bir yapıya bürünüyor. Fisk’in zihnindeki bu yolculuk, izleyiciye hem nostaljik bir tat sunuyor hem de karakterin bugünkü acımasızlığının temellerini berrak bir şekilde görmemizi sağlıyor.
Foggy Nelson’ın dönüşü

Bizimkileri yeniden bir arada görmek, bu dizinin bugüne kadar sunduğu en samimi anlardan biriydi. Foggy, Matt Murdock’ın dünyasındaki eksik parçanın ne olduğunu bize bir kez daha gösterdi. İkisinin yirmili yaşlarındaki heyecanlı ve idealist hallerini izlemek, aralarındaki kimyanın ne kadar sarsılmaz olduğunu hatırlatıyor. O kadar özlemişiz ki, peruklarının berbatlığı bile gözümüze takılmıyor. Fiziksel değişimler o gençlik etkisini tam yakalayamasa da, sergiledikleri performans bu teknik açığı duygusal derinlikle kapatıyor.

İkilinin, Foggy’nin çocukluk zorbasını savunmayı kabul etmesiyle başlayan süreç, bi yandan Kingpin efsanesinin nasıl filizlendiğini de anlatmaya başlıyor. O dönemlerde adı sadece gölgelerde fısıldanan, bir şehir efsanesinden farksız olan bu figürün yarattığı korku atmosferi, ilk dizinin ilk zamanlarının tanıdık gelen havasını başarıyla yeniden canlandırıyor. Sağ kolu Wesley’nin görünümü bir yandan bizleri Karen ile olan o malum sahnesine götürse de, kendisinin varlığı bir yandan da Fisk’in imparatorluğunun ne kadar düzenli ve bir o kadar da acımasız bir temel üzerine kurulduğunu hatırlatıyor.
Fisk'in matemi

Bölümün en büyük başarısı, Vanessa Fisk karakterine bakış açımızı tamamen değiştirmesi. Netflix döneminde Vanessa’yı daha çok Fisk’in içindeki ışığı gören, onun kırılganlığına kapılan bir kadın olarak tanımıştık. Ancak The Grand Design, bu imajı bir kenara iterek bize gerçek bir Lady Macbeth figürü sunuyor. Vanessa’nın sadece bir kurban veya bir eş olmadığını, aksine Fisk’in içindeki canavarı kendi sosyal ve ideolojik hedefleri için körükleyen stratejik bir zihin olduğunu görüyoruz. Bu yeni bakış açısı Vanessa’nın ölümünü sadece duygusal bir kayıp değil, Fisk’in "tasarımının" en önemli parçasının yok oluşu haline getiriyor.

Karakterin iki farklı versiyonunu uzlaştıran o sanat galerisi sahnesi ise tam bir şölen. Kar Fırtınasında Tavşan tablosuna dair yapılan yorumlar, Vanessa’nın neden Fisk gibi bir adamı seçtiğini açıkça ortaya koyuyor. Bembeyaz ve boş bir tuval gibi gördüğü bu devasa adamı, kendi arzularıyla doldurabileceği bir boşluk olarak hayal etmiş. Bu çıkarım, Fisk ve Vanessa arasındaki ilişkiyi romantize etmekten çıkarıp, karşılıklı bir güç ve inşa oyununa dönüştürüyor ki bu da dizinin izleme zevkini bir basamak daha yukarı taşıyor.
Şiddetin estetiği ve sosyal imtihan

Fisk’in günümüzdeki hali ile geçmişteki "inşa aşamasındaki" hali arasındaki zıtlık, karakterin trajedisini derinleştiriyor. Onu dev bir bedende hapsolmuş yaralı bir bebek gibi izlemek, politik kimliği ile hayvansı içgüdüleri arasındaki çatışmayı daha belirgin kılıyor. Belediye Başkanı Fisk hikâyesi her ne kadar çizgi romanlardan beslense de, D’Onofrio’nun performansı bu politik maskenin ne kadar eğreti durduğunu bize hissettiriyor. Çünkü bizimki hiçbir zaman kibar toplumun bir parçası olamayacak kadar yıkıcı bir doğaya sahip ve bu bölüm bunu en sert şekilde yüzümüze çarpıyor.

Vanessa’nın gidişinden hemen sonra gelen o sahne, Fisk’in normal insan standartlarına ne kadar yabancı olduğunun da bi kanıtı. Kendisini teselli etmeye çalışan cerrahı hiç tereddüt etmeden yok sayması, Fisk’in kederini bile bir şiddet gösterisine dönüştürme eğilimini gösteriyor. Normal bir insan gibi yaklaşmaya cüret eden herkes bu canavarın gerçek yüzüyle tanışmak zorunda. Bu sahne Fisk’in artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını ve bundan sonraki yolculuğunun tamamen yıkım üzerine kurulacağını simgeliyor.
Tam isabet

Matt Murdock ve Benjamin Poindexter arasındaki ilişki bu bölümde şimdiye kadarki en samimi eşiğine ulaşıyor. İki karakterin de kendi adalet ve kefaret anlayışları içinde nasıl hapsolduğunu görmek sinematik açıdan da hikaye açısından da oldukça doyurucu. Matt’in bazen sinir bozucu olan o sarsılmaz ahlaki pusulası, Dex’in hem kaotik hem de nokta atışı yöntemleriyle çarpıştığında ortaya çıkan o gri alan, dizinin felsefi yükünü başarıyla sırtlıyor. Aralarındaki dinamik artık sadece klasik bir kahraman-düşman çatışması değil; Foggy’nin ölümüyle başlayan o kefaret sürecinin ve Vanessa'ya duyulan ortak nefretin şekillendirdiği çarpık bir hikâye.

Dex’in Matt’e olan borcunu ödeme çabası ve bunu yaparken sergilediği neredeyse görev odaklı olan sadakat, Matt’i de bir tık çıkmaza sürüklüyor. Murdock’ın, Dex’in içindeki dizginlenemez şiddet eğilimini kontrol etmeye çalışırken, bir yandan da onun Fisk’e karşı sunduğu o benzersiz ve ölümcül yeteneği kabullenmek zorunda kalması, karakterimizin içindeki bölünmeyi derinleştiriyor. Wilson Bethel ve Charlie Cox’un sahnelerindeki gerginlik, her iki karakterin de birbirine ne kadar muhtaç ama bir o kadar da yabancı olduğunu hissettirirken; Dex'in "iyilerden biri olma" çabasının ne kadar tuhaf ve kabul edilebilir bir zeminde yürüdüğünü de gözler önüne seriyor.
Canavarın yeniden doğuşu

Beşinci bölüm bizlere Wilson Fisk’in bir belediye başkanı veya bir suç baronu değil, bir fikir olarak nasıl inşa edildiğini anlatıyor. Vanessa’nın ölümüyle açılan devasa boşluk, Fisk’in geçmişindeki karanlık anılarla dolarken, Matt Murdock’ın ve Bullseye'ın bu büyük tasarım içindeki yerini de yeniden sorguluyoruz. Matt ve Foggy’nin gençlik hallerindeki o masumiyet, bugün içine düştükleri bu karmaşık ağın ne kadar trajik olduğunu daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Bölüm, bi önceki kadar hareketli değil belki ama dizinin bundan sonraki gidişatı için hayati bir eşik niteliğinde. Vanessa’nın mirası, Fisk’i ya tamamen deliliğe sürükleyecek ya da onu daha önce hiç görmediğimiz kadar tehlikeli bir noktaya taşıyacak. The Grand Design, adının hakkını vererek bize bir canavarın, bir kahramanın ve bir şehrin ortak trajedisini tüm açıklığıyla sunuyor. Artık tüm kartlar yeniden dağıtılacak.


Yorumlar