İlk sezonun üzerinden geçen o üç yıllık süreçte, zihnimizde yer edinen o kaotik trafik kavgası ve karakterlerin birbirlerini imha etme arzusu hâlâ tazeliğini koruyor. Dizinin o tuhaf başlangıcı, aslında çok daha büyük bir hikayenin fitilini ateşlemişti. Ben her ne kadar ilk sezonda hikayenin sonuna kadar tutunamamış olsam da başarılı bir sezon olduğu aldığı ödüllerle tescillendi ve işte şimdi buradayım. Bana göre bu kez karşımızda çok daha olgun, temalarını daha geniş bir perspektife yayan ve merkezindeki o "huzursuzluk" hissini asla kaybetmeyen bir yapım var.

Yeni sezonun en büyük başarısı, "beef" kavramını sadece iki yabancı arasındaki bir husumet olmaktan çıkarıp, birbirini aynalayan iki farklı kuşak ve iki farklı sınıfın çatışmasına dönüştürmesi. Hikayenin on beş yıllık bir zaman dilimini kapsayan yansımalar üzerine kurulması, izleyiciyi kim olduğumuz ile neye dönüştüğümüz arasındaki, aslında hiç de ince olmayan o çizgide yürütüyor. Oscar Isaac ve Carey Mulligan’ın hayat verdiği Joshua ve Lindsay çifti aracılığıyla, gerçekleşmeyen hayallerin bir evliliği nasıl yavaş yavaş zehirlediğini en çıplak haliyle izliyoruz.
Lüksün ortasında biriken öfke

Joshua, zenginliğin zirvesindeki seçkin isimlere hizmet eden bir kulübünün yöneticiliğini yaparken, aslında kendi kurduğu hapishanenin gardiyanına dönüşmüş biri. Karısı Lindsay ise iç mimarlık yeteneğini bu vitrinin bir parçası olmaya feda etmiş, mekanın o pürüzsüz halka açık yüzü rolünü üstlenmiş, fakat biraz da sümsük bir karakter. Bir zamanlar birlikte kurmayı planladıkları o küçük pansiyon hayali, yerini nefret ettikleri işlerde harcanan mesailere ve birbirlerine karşı duydukları bastırılmış bir kızgınlığa bırakmış. Daha öncesinde Drive'da da birlikte izlediğimiz bu ikili, bu dağılan evlilikte sıkışan insanları o kadar içten bir şekilde yansıtıyorlar ki, karakterlerin içindeki o boşluğu hissetmemek imkansız.


İki karakter arasındaki gerilim, bir akşam adeta bir kırılma noktasına ulaşıyor. Şiddetin eşiğine gelen o büyük kavga, aslında sadece birbirlerine değil, hayatın onlara sunduğu bu spot ışıklarıyla bezeli hapishaneye duydukları bir isyan. Fakat bu özel anın, pencerelerinin hemen dışındaki iki çalışan tarafından kaydedilmesiyle hikaye bambaşka bir boyuta evriliyor. İşte bu noktada dizi, mahremiyetin ihlalini sınıfsal bir koz olarak masaya döküyor ve bizi bu sefer Cailee Spaeny ile Charles Melton’ın müthiş uyumlu karakterlerinin dünyasına davet ediyor.
Şantaj ile iş birliği ve gelecek kaygısı

Cailee Spaeny’nin canlandırdığı Ashley ve Charles Melton’ın hayat verdiği Austin, sistemin dışına itilmiş, hayalleri olan ama imkanları kısıtlı bir çift olarak karşımıza çıkıyor. Aralarındaki takıntılı aşk, Joshua ve Lindsay’nin artık tükenmiş olan ilişkilerinin tam zıttı bir enerji sunsa da, bu sevginin gerçekliği her zaman sorgulanmaya açık bırakılıyor. Ellerindeki video kaydını bir kurtuluş bileti olarak gören bu ikili için şantaj sadece bir para kaynağı değil; Ashley’nin sağlığı ve gelecekte kurmayı planladıkları aile için bir mecburiyet halini alıyor.

Fakat şantajın o lekeli tadı, özellikle Ashley üzerinde yoldan çıkarıcı bir etki yaratmaya başladığında, karakterin dönüşümünü izlemek hem tedirgin edici hem de düşündürücü oluyor. Ashley, şantaj yaptığı çiftin hayatını bir nefret objesi olarak görmek yerine, kendi geleceği için bir "başarı kriteri" olarak kodlamaya başlıyor. İlginçtir ki bu dış tehdit Lindsay ve Joshua’yı bir süreliğine yeniden aynı safta buluşturuyor. Ortak bir düşmana karşı birleşen bu evlilik, aslında temellerinin ne kadar çürük olduğunu unutturacak kadar geçici bir adrenalinle besleniyor.
Mikro savaşlardan küresel komplolara

Sezonun geneline yayılan tehlikeli hava, çiftlerin birbirlerine uyguladıkları küçük ve etkili intikam yöntemleriyle oldukça sürükleyici bir yapı sunuyor. Ancak Lee Sung Jin, anlatıyı sadece bu dört karakterle sınırlı tutmuyor ve rotayı Güney Kore’ye, milyarder Başkan Park’ın dünyasına kadar uzatıyor. Youn Yuh-jung ve Song Kang-ho gibi isimlerin dahil olduğu bu alt olay örgüsü, kapitalizmin aile kavramı üzerindeki ezici gücünü daha geniş bir alana taşıyor. Bir örtbas hikayesiyle harmanlanan bu kısımlar, dizinin kendine has samimiyetini yer yer gerilim türüne feda etse de derinlik korunuyor ve hikaye bir şekilde besleniyor.

Son düzlüğe geldiğimizde gerilimin dozunun artması ve olayların bir suç dramasına evrilmesi, bazı anlarda dizinin insan odaklı yapısını zorlasa da, senaryo manevraları her seferinde rotayı yeniden karakterlerin kalbine çeviriyor. Senarist, karmaşık yollardan ilerliyor belki ama finalde bizi yine o temel soruyla baş başa bırakıyor:
"Yanlış kişiyle inşa edilen bir cennet, aslında bir cehennemden farksız mıdır?"

Kapitalizmin bireyleri birer proje haline getirdiği bu dünyada, sadakatin ve sevginin ne kadar "pazarlık edilebilir" olduğunu görmek fazlasıyla sarsıcı bir deneyim.
Aynadaki yabancıyla yüzleşmek

Nihayetinde Netflix'in A24 imzalı sevilen dizisi Beef 'in 2. sezonu, bir devam hikayesi değil; ilişkilerin farklı evrelerinde olan herkesin kendinden bir parçayı dehşetle fark edeceği bir ayna görevi görüyor. Doğru partneri seçip seçmediği konusunda şüpheleri olan genç aşıklar ile kurdukları hayatın içinde sessizce hesaplaşan orta yaşlı çiftler için anlatılanlar rahatsız edici derecede tanıdık.

Kurgusuyla, temiz anlatımıyla ve her an patlamaya hazır atmosferiyle bu sezon, yer yer The White Lotus havası taşıyor belki ama ilerledikçe da kendi yolunu buluyor ve televizyon dünyasında nadir rastlanan bir tutarlılık sergiliyor. Yanlış insanın yavaşça bir yabancıya dönüşmesinin yarattığı o soğuk ürperti, finalle birlikte zihnimize kazınıyor. Samimiyetin gerilime, hayallerin ise hırslara kurban edildiği bu hikaye, izleyiciye uzun süre unutamayacağı bir hesaplaşma vaat ediyor.


Yorumlar