Vizyona girmeden önce kafamızda bir şablona oturttuğumuz filmler vardır. The Drama da onlardan biri olmuştu benim için...

Zendaya ve Robert Pattinson'ı yan yana görünce, iki başarılı aktörün filmografilerine bu sefer modern, belki biraz melankolik ama günün sonunda bir noktada kalbinizi ısıtacak bir romantik komedi eklediklerini düşünmüştüm. Tam da bu yargıyla, belki de biraz rahatlama umuduyla izlediğim bu film birkaç olayın ardından tuhaf niyetini belli etti. Kristoffer Borgli’nin yarattığı atmosfer, ilk saniyeden itibaren izleyicisini konfor alanından çıkarıp, cevabını vermekten kaçacağınız sorularla baş başa bırakıyor.

📰
Yazı, The Drama'ya dair spoiler içermiyor.

Filmin en büyük başarısı izleyiciyi bu ton değişikliğine hazırlamadan, yavaş yavaş içine çekmesi. Hikaye ilerledikçe romantizm beklediğim o boşluk, yerini ağır bir psikolojik gerilime ve ahlaki bir çıkmaza bıraktı. Olay örgüsü ilerledikçe kendimi sadece bir hikayeyi izlerken değil, aynı zamanda o hikayenin yarattığı etik tartışmanın içinde bir taraf seçmeye çalışırken buldum. Film, isminin hakkını vererek, hayatın en saf halindeki trajediyi ve insan doğasının çiğliğini önümüze seriyor.

Geçmiş ve intikam

Film, bir yanda akran zorbalığının yıkıcı etkileriyle baş etmeye çalışan bir genç kızın hikayesini anlatırken, diğer yanda bu travmanın yıllar sonra nasıl bir canavara dönüşebileceğini gösteriyor. Zendaya’nın hayat verdiği Emma, bir zamanlar sadece zihninde kurduğu, geri dönüşü olmayan o karanlık planları hayata geçirmeye başladığında, pişmanlık ve kararlılık arasında gidip gelen bir kadın olarak karşımızda. Bu geçişler o kadar net ve sakin verilmiş ki karakteri özümsemek için uzun diyaloglara ihtiyaç duymuyorsunuz.

En can alıcı nokta da geçmişin aslında hiçbir zaman geçmişte kalmadığı gerçeği. Karakterin gençliğinde uğradığı zorbalık, sadece bir hatıra değil, bir noktada onun bugünkü kimliğinin temel yapı taşına dönüşüyor. Burada da film bir intikam hikayesi olmaktan çıkıp insanın maruz kaldığı şiddeti nasıl içselleştirdiğine ve yaşamının her köşesinde nasıl taşıdığına dair zekice bir gözlem sunuyor. Kendi adaletini arayan bir kadının, aslında nasıl kendi hapishanesini inşa ettiğini izlemek fazlasıyla üzücü.

Charlie’nin çıkmazı

Hikayenin diğer tarafında ise Robert Pattinson'ın Charlie'si var. Charlie, hayatının merkezindeki kadının gerçek yüzünü ve geçmişteki o karanlık planlarını öğrendiğinde, izleyici için bir köprü görevi gören bir karakter. Gerçeği öğrendikten sonra zihni sorularla dolup taşan, vicdanıyla mantığı arasında sıkışıp kalan bir adamın çaresizliğini muazzam bir soğukkanlılıkla izliyoruz. Charlie’nin kafasını yiyen o tek soru, aslında filmin izleyiciye fırlattığı en büyük el bombası:

"Aynı durumda olsam ben ne yapardım?"

Charlie’nin bu gerçeği sindirme süreci, filmin en güçlü dramatik köklerinden birini oluşturuyor. Birini gerçekten sevmek, onun geçmişindeki en karanlık lekeyi dahi kabul etmeyi gerektirir mi? Yoksa sevgi, etik değerlerin başladığı yerde sona mı ermeli? Film bu sorulara hazır cevaplar vermiyor; aksine Charlie’nin yaşadığı o içsel sancıyı her sahnede izleyicisine de hissettiriyor. Bu noktada karakterin yaşadığı şok sadece bir ihanet duygusu değil, aynı zamanda inandığı tüm değerlerin yerle bir olmasıyla ilgili.

Toplumsal aynalar

The Drama’nın benim gözümde etkisini ikiye katlayan en önemli şeylerden biri de ülkemizde son dönemde meydana gelen toplumsal olaylarla kurduğu korkutucu paralellik oldu. Filmdeki olayların varsayımsal olması bile o kadar dehşet vericiyken daha birkaç gün önce benzer olayların yaşanmış olması insanı gerçekten ürpertiyor.

Bu korkunç senaryoların bir yerlerde, birilerinin zihninde gerçek olma ihtimali, izleyiciyi koltuğuna çivileyen o huzursuzluğu yaratıyor. Bu noktada film, sadece karakterlerin değil, toplumun da ahlaki pusulasını sorgulatan bir yapıya bürünüyor.

Zamanlamanın önemi

Filmin kalıpların dışında seyreden bir diğer huyu da bilgiyi verme hızıyla izleyiciyi köşeye sıkıştırması. Her şeyi bir anda anlatmak yerine, geçmişin karanlık detaylarını sindirmemize izin verip bize alan açıyor. Bazen darlanıp nefes alamıyoruz, o ayrı konu ama; seyirci bu filmde gerçekten düşünülmüş. İşte bu tempo da hikayenin ağırlığını her sahnede daha fazla hissetmemizi sağlıyor. Gereksiz yan hikayelerle vakit kaybetmeden, doğrudan ana meseleye odaklanması filmi dinamik tutuyor.

Ayrıca yönetmen, dramatik sahnelerde bile aşırıya kaçmayan bir sadeliği tercih etmiş. Müzik kullanımının azlığı ve sessiz anların uzunluğu, karakterlerin yaşadığı gerginliği bize daha doğrudan geçiriyor. Duyguları sömürmek yerine onları olduğu gibi bırakması, filmin ciddiyetini koruyor. Bu dürüst yaklaşım, süslü cümleler ve efektler olmadan da bir hikayenin nasıl bu kadar etkileyici olabileceğini kanıtlıyor.

Alışılmışın dışında..

Anlatım biçimindeki cesareti ve yarattığı o derin rahatsızlık hissiyle, bittikten çok sonra dahi sizinle gelmeye devam eden bir film, The Drama. Başta beklediğim o pembe tabloyu darmaduman ederken, yerine çok daha gerçek ve can yakıcı bir insanlık hali koyuyor. Klasik kalıplar dışındaki yapısı ve Emma ile Charlie üzerinden sorduğu o devasa "Ben olsam ne yapardım?" sorusu, filmi sadece bi seyirlik olmaktan çıkarıyor ve finalinde adeta beyin fırtınasına zorluyor.

The Drama izleyiciyi ikiye bölmüş olabilir; herkes aynı düşüncede olmayabilir. Ancak film, finalde bıraktığı sarsıcı etki ve toplumsal gerçeklerle dürüstçe yüzleşmeye zorlayan gücüyle, izleyicisini ortak bir noktada buluşturmayı başarıyor. Buna emin olabilirsiniz.

Paylaş