The Boys 5. sezonun şu ana kadarki gidişatı, itiraf etmeliyim ki serinin sadık takipçileri için ciddi bir sabır sınavıydı. Başlangıçtaki sert ve umut vaat eden ivme, yerini hızla senaryonun yerinde saydığı, Kimiko gibi karakterlerin ağzına yakışmayan yapay diyalogların havada uçuştuğu bir sığlığa bıraktı. Gereksiz karakter kalabalığı ve hikayenin sürekli aynı noktada dönüp durması, dizinin enerjisinin tükendiği hissini uyandırıyordu. Ancak altıncı bölüm, bu negatif atmosfere ve dizinin kendi üzerine çöken o hantal yapısına rağmen taze bir soluk gibi gelerek anlatıyı tekrar rayına oturtmayı başarıyor.

🦸
Yazı, The Boys dizisine dair spoiler içeriyor.

Bu bölümde, öncekine nazaran teknik açıdan daha dengeli bir kurgu ve sinematografik bir olgunluk görüyoruz. Önceki haftaların o sinir bozucu dağınıklığından sıyrılıp anlatı odağını tekrar "meseleye" ve karakterlerin içsel yolculuklarına çevirmiş dizimiz. Final sezonunda zahmet oldu biraz ama, neyse bakalım...

Bir sürprizimiz var; Legend. Paul Reiser'ın canlandırdığı karakterin dönüşü sadece nostaljik bir tat katmak için değil; aynı zamanda olay örgüsünü mekanik bir zorunluluktan çıkarıp geçmişin tozlu raflarından gelen duygusal zemini sağlamlaştırmak için kullanılmış.

Bombsight vakası

Ekibimiz, Legend’ın rehberliğinde ele geçirilmesi imkansız görünen Bombsight’ın peşine düşüyor. Bombsight, herkesin arzuladığı V1 dozuna sahip olan kilit isim olarak hikayeye dahil oluyor. Ancak karakterin motivasyonu, alışılagelmiş bir süper kahraman klişesinden ziyade, yaşlı sevgilisi Altın Geisha ile kurduğu melankolik bağ üzerine inşa edilmiş. Mason Dye’ın performansı, bu kısa süreli ama etkili karakteri hafızalara kazımayı başarırken, çiftlerimizin bol olduğu dizimizin vahşi dünyasında "gerçek aşkın" ne kadar deforme olabileceğini de gözler önüne seriyor.

Soldier Boy’un denkleme dahil olmasıyla işler iyice ciddileşiyor. Bombsight’ın V1’i teslim etmesi karşılığında Geisha’nın güçlerini emmesi ve ona sınırlı ama huzurlu bir ölüm bahşetmesi üzerine kurulu olan pazarlık, dizinin şiddet dolu kabuğunun altında yatan trajediyi hatırlatıyor. Bir noktaya kadar bu V1 alıp almama mevzusu The Vampire Diaries'deki vampirlik tedavisine dönüyor ve uzun bir zaman kendi kuyruğunu ısıran yılan gibi dönüp duruyoruz. Sonrasında Homelander bu duygusallığa son veriyor ve nihayetinde eline geçmesi ve o dozu hiç tereddüt etmeden enjekte etmesi ise, final bölümleri için çıtayı hiç olmadığı kadar yükseğe çekiyor.

İnsan kalabilmek

Kimiko cephesinde nihayet beklediğimiz o samimi derinliği ve karakter gelişimini bulabildik. Kimiko bir süreliğine konuşamadığı halinden bile daha sinir bozucu biri olarak geziyordu ve nihayet Karen Fukuhara’nın karakterini sadece "şok edici" sahnelerin bir parçası olmaktan çıkarabildiler. Huzurevindeki yaşlıları öldürmek istemediğini itiraf edişi ve Butcher’ın bu samimi itiraf karşısında alışık olmadığımız bir merhametle geri adım atması, bu sezon gördüğümüz nadir "insani" anlardan biri olarak kayda geçiyor.

Kimiko ve Frenchie arasındaki ilişki dinamiği, Geisha ve Bombsight arasındaki imkansız ölümsüzlük arzusuyla paralel bir şekilde işlenmiş. Kimiko’nun sonsuza dek yaşamak istememesi ve Frenchie’nin bu gerçeği, yani her şeyin bir sonu olduğunu kabullenmek zorunda kalması, serinin başından beri süregelen "ait olma" arayışına hüzünlü bir nokta koyuyor. Her şeyin sona erdiğini bilmek karakterler için ne kadar acı verici olsa da, bu sonu kendi şartlarıyla kabul etme iradesi anlatıyı sinematik açıdan çok daha güçlü kılıyor.

Tanrıların çöküşü ve acı gerçekler

Homelander, bu bölümde hiç beklemediği bir yerden darbe alıyor; fiziksel bir darbe değil, Legend’ın ağzından dökülen acımasız gerçeklerle gelen zihinsel bir yıkım.

"Senden korkmuyorum, sana acıyorum."

Homelander’ın tüm o ihtişamlı ama boş varoluşunun tokat gibi bir özeti. Bu sahnede performansların zirve yaptığını görüyoruz; Homelander’ın kontrolsüz gücünün aslında ne kadar büyük bir sevgi açlığı ve zayıflık üzerine kurulu olduğu ilk kez bu kadar net bir dille yüzüne vuruluyor.

Absürtlük ve nostalji arasında

Dizinin kendine has vahşi mizahı, The Deep ve "balık soykırımı" üzerinden yine harikalar yaratıyor. Black Noir’ın intikam amacıyla boru hattını delmesi ve The Deep’in petrolle zehirlenmiş Jeremy adındaki balığı kurtarmak için kumsalda çaresizce çırpınması, Chace Crawford’ın bu karakteri ne kadar eşsiz bir yerden sahiplendiğinin kanıtı. Crawford’ın deniz canlılarıyla olan o absürt sahneleri, gerçekten trajikomik, aptalca ve gerçekten ona bazen acıyorum bile.

Öte yandan, Annie ve Hughie’nin bunca kaosun ortasında bulutlara bakarak geçirdikleri o huzurlu an, bir zaman kaybı değil; aksine karakterlerin neden en başta yan yana olduklarını hatırlatan gerekli bir nefes arasıydı. Sürekli aynı kısır tartışmalar içine hapsolmuş bir çiftten ziyade, başlangıçtaki o saf bağı tekrar yakaladıklarını görmek seyirciye "işte bu yüzden onları önemsiyorduk" dedirtiyor.

Döngüsel hatalar ve gelecek

Bölümün en zayıf halkası ve sinir bozucu unsuru ise ne yazık ki Soldier Boy ve Homelander arasındaki o bitmek bilmeyen "taraf değiştirme" dinamiği. Clara Vought üzerinden kurulan bağ ve Soldier Boy’un yine bir "onlara lanet olsun" açıklamasıyla Homelander’ın safına geçmesi, senaryonun en başından beri kurtulamadığı o döngüsel ve tekrara düşen hatayı hatırlatıyor. Benzer şekilde Rahibe Sage’in o "dahiyane" planının bir fiyaskoyla sonuçlanması da artık bu karakterin süper gücünün işlevsizliğini ve anlatıdaki zorlama yerini iyice gözler önüne seriyor.

Yine de son iki bölüme girerken, ekibin Homelander’ı alt etmek için yeni bir yol bulup bulamayacağı sorusu, izleyiciyi ekran başında tutacak kadar heyecanı taze tutmayı başarıyor. En azından bir noktaya kadar diyelim...

Paylaş