1994 yılı, Amerikan spor tarihinin ve popüler kültürünün en absürt skandallarından birine sahne oldu. Artistik buz patenci Nancy Kerrigan'a düzenlenen fiziki saldırı, okları doğrudan rakibi Tonya Harding'e çevirdi. Medya, olayın arkasındaki karmaşık dinamikleri parçalamak yerine Tonya'yı hızlıca günah keçisi ilan etti ve adını yıllarca sürecek bir magazin malzemesine dönüştürdü.


Bu sene Supergirl ile çok da iyi bir ivme yakalayamayan ama geçmişte Cruella gibi efsane bir işe imza atmış olan Craig Gillespie'nin bir diğer muntazam işi I, Tonya, tek taraflı yargı mekanizmasını sarsmak amacıyla yola çıkan bir film. İzlediğimiz şey Tonya Harding'i tamamen temize çıkarmaya çalışmıyor; aksine onu çevreleyen trajikomik evreni, Amerikan rüyasının karanlık yüzünü ve medyanın bir insanı nasıl tüketebileceğini incelikle sorguluyor.
Kurgu ve kara mizah bir arada

I, Tonya’nın sinematik anlamdaki en büyük başarısı bana göre, alışılageldik, sıkıcı ve sündürülerek anlatılan biyografi kalıplarını tamamen reddetmesi. Birkaç noktada Scorsese işlerini anımsatan hızlı, dinamik ve çelişkili tanıklıklara dayanan bir anlatı yapısı var. Karakterlerin dördüncü duvarı kırarak doğrudan kameraya konuştuğu, birbirlerini yalancılıkla suçladığı bu röportaj biçimi, seyirciye "gerçek" dediğimiz şeyin ne kadar göreceli ve manipülasyona açık olduğunu hatırlatıyor. Herkes kendi hikayesinin kahramanı, herkes kendi yalanına samimiyetle inanmış durumda ve burada en büyük mercii yine seyircinin ta kendisi.

Tempolu ve mizahla iç içe geçirilmiş olan kurgu, ilk bakışta eğlenceli bir kara komedi izliyormuşuz hissi yaratsa da, alt metindeki ağır trajedi hiçbir zaman sulandırılmıyor. Olayın arkasındaki beceriksiz adamların, Tonya’nın eski kocası Jeff ve kendini "koruma" ilan eden Shawn'ın, absürt ve salakça planlarına gülerken, bir anda Tonya’nın çocukluğundan beri maruz kaldığı ağır fiziksel ve psikolojik şiddetle yüzleşiyoruz. Mizah burada filmin trajik yükünü hafifletmek için değil, tam aksine o şiddetin ve çaresizliğin yarattığı soğukluğu daha vurucu kılmak için bir enstrüman gibi kullanılmış.
Robbie ve Janney'den performans şovu

Margot Robbie, Tonya Harding rolünde kariyerinin zirve noktasına ulaşıyor. Canlandırdığı karakterin sadece fiziksel atletizmini ya da pistteki sertliğini değil; onaylanmaya muhtaç, sevgisiz büyümüş ama ayakta kalabilmek için sürekli kavga etmek zorunda kalmış yaralı bir kadının iç dünyasını mükemmel bir gözlemle perdeye taşımış. Zaten Oscar adaylığı da almış olan performansı, sahte bir acındırmadan çok çok uzak. Seyircinin merhametine sığınan pasif bir mağdur çizmiyor; aksine tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelmeye çalışan, öfkeli ve sert kanlı canlı bir insan portresi sunuyor bize.

Annesi LaVona rolünde izlediğimiz Allison Janney ise adeta dehşet saçıyor. Küfürbaz, sürekli sigara içen, kızına "başarılı bir patenci olsun" diye hem sözel hem de fiziksel şiddet uygulayan bu anne figürü, bir karikatüre dönüşmeye son derece açık. Janney, LaVona’nın katı, duygusuz ve çarpık düşüncelerini öyle bir ete kemiğe büründürüyor ki, filmi izleyeli seneler oldu ama bu karakterin iticiliğini aklımdan hala çıkaramamışım. Siz düşünün. Ayrıca "Yardımcı Kadın Oyuncu" Oscar'ını da kucakladı tabii...
Sınıf engelleri ve illüzyonlar...

Filmin en keskin gözlemlerinden biri de artistik buz pateninin ne kadar sınıfsal ve muhafazakar bir branş olduğunu açığa çıkarması. Portland’ın yoksul mahallelerinden gelen, kıyafetlerini kendi imkanlarıyla ucuz kumaşlardan diken, küfürlü konuşan ve sporu bir zarafet gösterisi değil bir güç gösterisi olarak gören Tonya, bu "kibar" dünyada hiçbir zaman kabul görmüyor. Amerikan tarihinde yarışmalarda zorluğuyla bilinen "triple axel" hareketini başarıyla gerçekleştiren ilk kadın sporcu olmasına rağmen, hakem heyetleri sırf aradıkları o "zarif ve Amerikan rüyasına uygun prenses" imajına uymadığı için onun puanlarını kırmaktan çekinmiyor.
Dışlanmışlık ve aile evindeki şiddet, Tonya’nın özel hayatındaki seçimlerini de trajik bir biçimde şekillendiriyor. Annesinin baskısından kaçmak için henüz çok gençken sığındığı Jeff Gillooly (Sebastian Stan), ona iyi davranan bi adam gibi görünse de kısa sürede şiddet uygulayan bir başka istismarcıya dönüşüyor. Sebastian Stan, Gillooly’nin ezik, komik ve bıyıklı görünüşünün arkasındaki manipülatif ve tehlikeli yapıyı çok iyi yansıtmış. Stan kötü karakterleri ayrı bir canlandırıyor zaten... Çocukluğundan beri şiddetten başka bir iletişim dili görmemiş olan Tonya, bildiği tek düzen olan bu toksik ilişki döngüsünün içinde de sıkışıp kalıyor.
Bir spor biyografisinden fazlası

Teknik tarafta oluşturulan baş döndürücü tempo ve filmin arkasına yerleştirilen klasik şarkılar, anlatının enerjisini her an zirvede tutuyor. Zaman zaman müzik seçimlerinin fazla görünür ve baskın olması eleştirilebilse de, anlatılan hikayenin fırtınalı ve absürt atmosferine tam olarak hizmet ettiğini düşünüyorum ben. Kamera, pist üzerindeki paten kayma sahnelerinde Tonya’nın hareketlerini büyük bir dinamizmle takip ederken, izleyiciye sporun gerektirdiği o ağır fiziksel eforu doğrudan hissettirip, heyecanlı anlarda tırnaklarını yedirecek kadar gerçekmiş gibi hissettirmeyi başarabiliyor.


I, Tonya, sadece 90’lı yıllara damga vurmuş ucuz bir skandalın magazinel özeti değil. Yeteneğin, emeğin ve başarının bile toplumsal sınıfı ve "uygun imajı" olmayan bir insanı kurtarmaya yetmediğini; toplumun ise ahlak bekçiliği adı altında bir hayatı karartmaya ne kadar hevesli olduğunu yüzümüze vuruyor. Kalıplaşmış biyografi filmlerinden sıkılan, insan doğasının karanlık ve çelişkili taraflarını izlemek isteyen herkes için I, Tonya, sarsıcı, tempolu ve uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir ders niteliğinde.

Yorumlar