Sinema sadece eğlendirmekle yükümlü değildir. Kimi zaman baktığımız ama görmek istemediğimiz karanlık köşelerle yüzleştirir. Denis Villeneuve imzalı Sicario, tam olarak bu biçimde izleyicinin zihnine ağır bir yük gibi oturan yapımlardan biri.

🇲🇽
Yazı, Sicario filmine dair spoiler içermeyecek.

Kabul etmek gerek ki filmin temposu bir Villeneuve filmine göre bile biraz ağır. Ama kendinizi filmin atmosferine tamamen verebilirseniz, her karesinde derin bir yara bırakacağı kesin. Ancak şunu baştan gerçekten belirtmek gerekiyor; bu yapım herkesin kolayca sindirebileceği alışılagelmiş bir aksiyon örneği değil; sabır, dikkat ve hatta en önemlisi ahlaki gri alanlarda yürümeyi göze almayı gerektiriyor.

Filmin daha ilk dakikalarında karşımıza çıkan sarsıcı açılış sahnesi, bizi bekleyen dehşetin sınırlarını karalamaya başlıyor. Şimdiye kadar gördüğümüz belki de bütün ana karakterlerden daha silik, daha gözlemci rolünde olan FBI ajanı Kate Macy (Emily Blunt), Arizona’daki sıradan bir banliyö evinde, kaçırılan bir kurbanı kurtarma ümidiyle operasyon yürütüyor. Kamyonetiyle duvarı yıkıp içeri girdikten sonra, kendisine pompalı tüfekle ateş eden hedefi soğukkanlılıkla etkisiz hale getiriyor. Fakat o ölümcül tüfeğin duvarda açtığı delik, sadece bir hasar değil, plastik örtülere sarılmış onlarca cesedin gizlendiği korkunç bir sırrı ortaya çıkarıyor.

Sınırın ötesi ve belirsiz kurallar

Bu kaotik ortamda Kate’in sergilediği korkusuzluk ve keskin zeka, üstlerinin gözünden kaçmıyor ve kendisini bir anda kurumlar arası gizemli bir görev gücü toplantısında buluyor. Bu operasyonun başında, hangi kuruma ait olduğu açıkça belirtilmeyen, ancak tavırlarından CIA ajanı olabileceğini sezdiğimiz Matt (Josh Brolin) adında son derece rahat ve esrarengiz bir adam var. Kate’in adalet duygusundan ve sahadaki başarısından etkilenen bu ekip, onu da aralarına katıyor. Matt, Kate ve geçmişi karanlık, sessiz bir figür olan Alejandro (Benicio Del Toro), büyük bir uyuşturucu baronunu yakalayıp sorgulamak üzere Amerika sınırının güneyine, şiddetin merkezine doğru yola çıkıyorlar. Ayrıca senelerce Del Toro ve Brolin'i birbirine karıştırmış biri olarak bu filmi izlemek benim için ne kadar zordu tahmin edemezsiniz...

Filmin sadece bu aşamaya kadar olan kısmı bile sinemaseverler için Sicario’yu mutlaka izlenmesi gereken bir yere konumlandırmaya yetiyor. Ekip, uyuşturucu baronlarının egemenlik kurduğu, cesetlerin halka açık yerlerde adeta birer gözdağı mesajı gibi sergilendiği tekinsiz topraklara adım attığında, zamanla yarışmak zorunda kalıyor. Meksika’dan dönüş yolunda, sınır kapısındaki yoğun araç trafiğinde sıkışıp kaldıkları o anlar, sinema sektöründeki gerilim sahneleri arasında apayrı bir zirveyi hak ediyor. Çevredeki her arabanın içinde saldırmaya hazır tetikçilerin olabileceği ihtimali, izleyicinin nefesini kelimenin tam anlamıyla kesiyor.

Kameranın arkasındaki deha

Sınır kapısındaki bu ikonik sahne, bu tip anlatılar içinde saf gerilim yaratmanın ve bunu bir ustalık dersine dönüştürmenin en somut örneği olabilir. Görüntü yönetmeni ve Villeneuve'ün Blade Runner 2049'undan da tanıtığımız Roger Deakins, araba camlarını, yansımaları ve dış dünyanın boğucu sıcaklığını o kadar kusursuz kullanıyor ki klostrofobik his her yanımızı sarıyor. Kurgucu Joe Walker ise sahneleri aceleye getirmeden, aksiyonu ve bekleyişi milimetrik bir hesapla bir araya getirerek tansiyonu en üst seviyeye çıkarıyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, filmin ilerleyen bölümlerde bu muazzam sahnenin yarattığı etki seviyesini bir daha aşamaması, yapısal bazı sorunların da başlangıç noktası haline geliyor. Filmin bu kadar yoğun ve yüksek bir ritimle açılış yapması, ikinci yarıda tempoda bir parça heyecan eksikliği hissetmemize yol açıyor.

Bu geçici ritim kaybının temel nedenlerinden biri, Taylor Sheridan’ın kaleme aldığı senaryonun geleneksel anlamda güçlü ve aktif bir başkahraman geliştirmekten bilinçli olarak kaçınması. Hikayenin merkezindeki Kate Macy, başta da belirttiğim üzere, olaylar geliştikçe bir kahramandan ziyade, sadece bir gözlemciye dönüşüyor. Kendisini bu tehlikeli yolculukta ne olup bittiğinden tamamen habersiz, iradesi dışında sürüklenen isteksiz bir yolcu konumunda. Onun bu yapısı da seyircinin özdeşleştiği karakterin operasyonların dışında kalması nedeniyle anlatıdaki dinamizmi zaman zaman zedelese de filmin genel havasına büyük bir uyum sağlıyor.

Kaosun anatomisi ve doğru hikayeyi aramak

Matt ve Alejandro’nun olayların kontrolünü tamamen ellerinde tutmaları, Kate ile aralarındaki uçurumu daha da derinleştiriyor. Bu iki karakter satranç tahtasında birkaç hamle sonrasını planlayan ustalar gibi hareket ederken, Kate sadece kendi rolünün ne olduğunu değil, etrafındaki insanların gerçekte hangi amaca hizmet ettiğini bile çözemiyor. Yaşanan bu yoğun kafa karışıklığı ve çaresizlik hissinin, aslında yönetmen Villeneuve’ün doğrudan hedeflediği sinematik amacın bir parçası olduğunu kabul etmek gerek. Film karakterle bizi aynı kefeye koyarak şimdiye kadar örneğine az rastlanan bir şey deniyor ve Sicario, özünde uyuşturucu savaşının her iki cephesinde de gerçek bir ahlaki liderliğin bulunmadığı, sistemin tamamen vahşi bir kaosa teslim olduğu bir dünyayı resmediyor.

Bu bağlamda, temel insani ve hukuki kuralların yok edildiği bir coğrafyada, ahlaki pusulasını kaybetmek istemeyen ama ne yapacağını da bilemeyen bir başkahramanın seçilmesi son derece mantıklı bir anlatım tercihi. Yine de bu tercih, filmin geleneksel ve yüksek tempolu gerilim filmlerinin sunduğu o doğrudan duygusal tatmini yakalamasını bir miktar engelliyor. Ta ki hikaye son perdeye ulaşıp işler tamamen tersine dönene kadar. Son düzlükte taşlar yerine oturduğunda, aslında en başından beri tamamen yanlış bir karaktere ve yanlış bir hikayeye odaklanmış olabileceğimiz gerçeğiyle yüzleşiyoruz ve film zihnimizde yeniden şekilleniyor.

Oyunculuk yönetimi ve karakterlerin dengesi

Senaryonun bu anlatım tarzıyla ilgili ufak tefek ritim sorunları olsa da yapımın ortalamanın çok üzerinde seyreden teknik kalitesini ve Denis Villeneuve’ün oyuncu yönetimindeki benzersiz becerisini göz ardı etmek imkansız. Villeneuve, Josh Brolin’den, çevresindeki insanları bilgi aktarmayarak manipüle etmekten ve onları karanlıkta bırakmaktan gizli bir haz duyan bir adam portresini mükemmel şekilde çıkarıyor. Matt karakteri için zeka, adaleti sağlamak değil, sadece karşı tarafa üstünlük kurmak amacıyla kullanılan pragmatik bir araçtan ibaret.

Diğer tarafta ise Benicio Del Toro’nun canlandırdığı Alejandro, çok daha derin, kişisel ve karanlık bir amaca hizmet ediyor. Bu amacın ne olduğu film boyunca yavaş yavaş, adeta bir cerrah titizliğiyle ortaya dökülürken, Del Toro sergilediği abartısız ama hiç güven uyandırmayan performansla yer aldığı her sahnenin hakimi oluyor. Emily Blunt da karakterinin senaryo bazında yeterince derinleştirilmemiş olmasına, yani sistemin dişlileri arasında ezilen bir figür olarak zayıf bırakılmasına rağmen, oyunculuk anlamında harika bir iş çıkarıyor. Karakterin bu yetersiz işlenmiş hali filmin en büyük kusuru gibi görünse de Blunt’ın gözlerindeki o çaresiz ve sorgulayan ifade bu boşluğu kapatmaya yetecek türde.

Karanlığın içindeki gerçeklik ve arka bahçemiz

Sicario nihayet son perdesine ulaştığında, Villeneuve ve Deakins bizi gece görüş gözlüklerinin ve termal kameraların kullanıldığı, karanlığın hüküm sürdüğü o meşhur baskın sahnesiyle baş başa bırakıyor. Bu anlarda film, biçimsel olarak türdeşlerinin tarzına yaklaşırken, senaryoya dair tüm ufak tefek eleştiriler kendiliğinden önemini yitiriyor. Hayat ve ölüm arasındaki çizginin bu kadar inceldiği dakikalarda, tıpkı otoyoldaki o nefes kesen sahne gibi, film tüm süresi boyunca korumasını arzuladığımız o en üst düzey gerilim seviyesine kalıcı olarak yerleşiyor. Sicario, bütününe yayılan sırlar, bastırılmış acılar ve sürekli kapıda bekleyen şiddet tehdidiyle, aslında sınırların ötesinde değil, tam olarak yanı başımızda, arka bahçemizde duran ama vahşet derecesini asla tam olarak kavrayamadığımız bir dünyayı tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor...

Paylaş