Kişisel filmografimizde bir ritüele dönüşen, her izleyişte farklı bir katmanını keşfettiğimiz filmler vardır. Tom Shadyac’ın 2003 yapımı Aman Tanrım'ı da benim için onlardan biri. Kağıt üzerinde sadece bir Jim Carrey komedisi gibi görünse de, aslında modern insanın tatminsizliği üzerine yazılmış en sert ve iğneleyici metinlerden biridir.

Bruce Nolan karakteri üzerinden oluşturulan bu evren, sadece dindarlara ya da inançlılara değil; hayata, adalete ve kendi başarısızlıklarına karşı öfke duyan her bireye hitap ediyor. Filmi çocukluğumuzun naifliğinden sıyırıp bugünün yetişkin gözüyle incelediğimizde, karşımıza çıkan manzara bir "mucizeden" ziyade, bir ayna gibi.

Jim Carrey’nin canlandırdığı Bruce, her şeyi kişisel algılayan, dünyanın kendi etrafında dönmediğini fark ettiğinde ise hırçınlaşan bir karakter. Carrey, o tuhaf enerjisini bu kez bizi sadece güldürmek için değil, bir adamın içindeki umutsuz aceleciliği ve "neden ben değil?" haykırışını somutlaştırmak için kullanıyor. Buffalo’daki küçük bir televizyon kanalında spiker olmayı, varoluşunun en yüce amacı sanan bir adamın trajedisini izliyoruz aslında. Bu küçük dünyanın dar sınırları içinde sıkışmış bir egonun, evrenin hakimiyle giriştiği o tuhaf pazarlık, filmi sıradan bir fantezi-komedi olmanın çok ötesine taşıyor.
Buffalo’nun dar sınırları

Filmin bence en zeki hamlesi, Morgan Freeman tarafından canlandırılan Tanrı’yı bulutların üstünde tahtında oturan yargılayıcı bir figür olarak değil, beyaz takım elbisesi içinde, sabırla işini yapan bir "yönetici" olarak resmetmesi. Tanrı burada, elinde paspasıyla yerleri silen ya da bir dosya dolabını düzenleyen, emeğin kutsallığını hatırlatan bir figür. Hayatında her şeyin kötü gittiği Bruce’un öfkesini dindirmek için güçlerini ona devrettiğinde, aslında ona bir hediye vermez; ona devasa bir kriz bırakır. Buffalo’nun sınırları içindeki bu güç devri, aslında gücün ne kadar "yerel" kalırsa kalsın, sorumluluğun ne kadar "evrensel" olduğunu kanıtlar.

Bruce’un kendisine bahşedilen mucizeleri kullanma biçimi, insan doğasının sığ ve bencil tarafını açık bir dille eleştiriyor. Trafiği yarmak, yaramaz bir köpeğe gazete eğitimi vermek ya da sevdiği kadını etkilemek için ayı dünyaya yaklaştırmak... Bruce, elindeki sonsuz gücü sadece kısa vadeli konforu için kullanırken, arka planda tetiklediği gelgit dalgalarını veya evrenin dengesini bozduğunu fark etmez.
Sorumluluğun bilinci

Filmin inanç derinliği, Bruce’un bilgisayar başına geçip tüm dualara "evet" dediği o meşhur sahnede zirveye ulaşıyor. Herkesin piyangoyu kazandığı bir dünyada, kimse aslında bir şey kazanmış sayılmaz. Bu sahne, bireysel arzuların kolektif yaşamı nasıl felç edebileceğine dair ölçülemeyecek biçimde harika bir metafordur. Bruce, her soruya "evet" cevabı vererek aslında tanrılık görevini değil, kolaya kaçmayı tercih eder. Gerçek tanrılık, ya da daha insani bir tabirle gerçek yöneticilik, hayır demeyi bilmek ve dengeyi koruyabilmektir.

Jennifer Aniston’ın canlandırdığı Grace karakteri ise bu kaosun içinde filmin vicdanı ve duygusal çapası olarak duruyor. Grace, mucizelerin peşinde koşmak yerine sabrın ve emeğin değerini bilen taraftır. Aniston da o dönemdeki Friends etkisinden sıyrılıp, eleştirmenlerin "sadece tv oyuncusu olması gerektiği" yorumlarına kulak asmadan, sadece Carrey’nin çılgınlığına eşlik eden bir partner olmadığını; dramatik derinliği olan, sabırla seven bir kadını ne kadar incelikle oynayabileceğini kanıtlıyor.

Okyanusun kalbini neden denize attınız?
Kamera arkasındaki güç

Sinematografik açıdan 2000’lerin o parlak, net ve grenli estetiğini taşıyan film, görsel tercihlerini hikayenin hizmetine sunuyor. Özellikle Niagara Şelaleleri ve Maid of the Mist teknesindeki canlı yayın sahnesi, Bruce’un kontrolünü kaybedişinin görsel bir dışavurumu olmuş. Mistik sahnelerdeki ses desteği de göz ardı edilecek gibi değil. O sahnelerde Carrey’nin yüzündeki her bir kasın, profesyonelliğin yerini alan bir sinir krizine hizmet edişi, adeta bir aktörlük dersi. Yönetmen Tom Shadyac, komedi unsurlarını trajik bir alt metinle sarmalamayı başarırken, seyirciyi sadece kahkahaya değil, "ben olsam ne yapardım?" sorusuna da sürüklüyor.

Steve Carell’ın o meşhur haber sunumu sahnesi ise filmin en unutulmaz, iğneleyici anlarından biri kuşkusuz. Hatta bu kısa süreli performansıyla o kadar çok gönül fethetti ki serinin ikinci filminde bu sefer kendisi başrol oldu. Kendi hırsının kurbanı olan Bruce, rakibini küçük düşürmek için mucizeyi kullandığında, aslında mesleki ahlakın ve liyakatin nasıl hiçe sayılabileceğini gösteriyor. Ancak bu anlık zafer, Bruce’un içindeki boşluğu doldurmaya yetmeyecek. Çünkü gerçek güç, başkasının dilini düğümlemek değil, kendi içindeki gürültüyü susturabilmektir. Bu ince gözlem, filmi sadece bir "iyiler ve kötüler" hikayesi olmaktan çıkarıp, içsel bir olgunlaşma yolculuğuna dönüştürüyor.
Mucizeyi yaratmak ya da mucize olmak

Nihayetinde Bruce Almighty, inançsız birinin bile "neden buradayım ve neye hizmet ediyorum?" sorusunu sormasına neden olacak kadar evrensel bir tona sahip. Filmin finaline doğru Tanrı’nın Bruce’a verdiği o büyük ders; mucizelerin gökyüzünden düşen parlak ışıklar değil, bir çocuğun başarılı olması için ona vakit ayıran bir baba ya da kan bağışlayan bir insan gibi "küçük" ama "insani" eylemler olduğudur. Bu, sinema tarihindeki en samimi ve açık mesajlardan biridir: Tanrı rolünü oynamayı bırakıp, sadece iyi bir insan olmayı denemek.

Bugün, vizyona girmesinden yirmi yılı aşkın süre geçmişken bu filme tekrar baktığımızda, Bruce’un o bencilce aceleciliğinin hepimizin içinde bir yerlerde yaşadığını görüyoruz. Aman Tanrım, sadece Jim Carrey’nin surat oyunlarından ibaret bir film değil; egonun sınırsızlığında tanrı figürüne çekilmiş bir rest. İzleyicisine, evrenin kontrolünü ele geçirmektense, kendi hayatının ve seçimlerinin sorumluluğunu almanın çok daha büyük bir mucize olduğunu fısıldar. Eğer hala sadece bir komedi olarak görüyorsanız, Buffalo’ya bir kez daha, bu kez daha yakından bakmanızı öneririm.

İşte kurabiye böyle yapılır.

Yorumlar