Bir insanın hayatının akışını değiştiren, belki de kaderini bir noktadan alıp başka bir yere taşıyan film sayısı oldukça azdır; çoğu izleyici için bu sayı bir ya da ikiyi geçmez. Aşağı yukarı on yaşlarında bir çocukken izlediğim The Devil Wears Prada, benim için yol aydınlatıcı kıvılcımlardan biriydi. Bugün bu cümleleri onlar için kurarken, o günkü büyülenmiş halimin yirmi yıl sonra bile bu duyguları hatırlıyor oluşu gerçekten şaşırtıcı. O zamanlar bir dergide yazmayı gerçekten çok istemiştim, ne kadar gönülden bir istek olduğunu yavaş yavaş fark ediyorum ve işte buradayım; yirmi yıl sonra aynı ikonik karakterlerin modern dünyadaki yansımalarını izlemek, bana tarif edilemez bir enerji yüklüyor.

The Devil Wears Prada (2006)
📰
Yazı, The Devil Wears Prada 2 filmine dair spoiler içermeyecek.

Bu nostaljik bağ sebebiyle filmi tamamen dürüst bir objektiflikle yorumlamamın pek mümkün olmadığını itiraf etmeliyim. Miranda, Emily ve Andy, sinema tarihinin en güçlü karakter dinamiklerinden birine sahip ve onları yeniden bir arada görmek, eski bir dostla yıllar sonra en sevdiğiniz restoranda buluşmak gibi. Ancak bu samimi bağ, filmin sunduğu yeni dünya düzenine dair yapacağım teknik ve sanatsal çıkarımlara engel değil. Karşımızda, ilk filmdeki o parıltılı ama bir o kadar da ulaşılmaz duran dünyanın, yerini daha ayakları yere basan ve modern sancılarla boğuşan bir gerçekliğe bıraktığı bir yapım var.

Zamanın ruhu ve ona meydan okuyamayan Miranda

Filme dair en net gözlemim ve belki de tek gerçek eleştirim, Miranda Priestly’nin o bildiğimiz, keskin ve tavizsiz "huysuzluğunun" törpülenmiş olması. Hala çok şık, hala müthiş görünüyor ama yeni dünyanın getirdiği politik doğruculuk ve değişen toplumsal normlar, Runway’in imparatoriçesini bile bir şekilde evrilmek zorunda bırakmış. Karşımızda artık insanlara "kilolu" dahi diyemeyen, kelimelerini seçerken eskiye nazaran daha temkinli davranan bir Miranda var. Bu değişim, karakterin ikonik sertliğine alışmış olan eski hayranlar için başlangıçta kabullenmesi zor bir durum olsa da, yine de çağın getirilerine uyum sağlama çabası olarak okunabilir diye düşünüyorum.

Tabii bu yumuşamanın tek sebebi dış faktörler değil; aradan geçen yirmi yılın Miranda’ya kattığı yaşanmışlık ve yaşın getirdiği doğal bir olgunlaşma söz konusu. Yine de o meşhur dudak büzüşlerini ve tek bir bakışla odadaki havayı dondurma yeteneğini tamamen kaybetmiş değil. Sadece, artık savaş alanının kuralları değişti ve o da bu kurallara göre oynamayı öğrenmiş. Bu durum, filmin aslında ne kadar realist bir zemine oturduğunun da bir göstergesi; zira en büyük diktatörler bile zamanın ruhuna yenik düşebilir ya da en azından ona uyum sağlamış gibi görünmek zorunda kalabilir.

Gazeteciliğin dikenli yolları ve Andy’nin evrimi

Andrea Sachs’in kariyer yolculuğu ise filmdeki en başarılı ve takdire şayan kısımlardan biri. Onu artık toy bir asistan olarak değil, mesleğinde rüştünü ispatlamış, ne istediğini bilen yetkin bir gazeteci olarak izliyoruz. Karakterimizin mesleki gelişimi, filmin dramatik yapısını güçlendiren en temel unsurlardan biri olmuş. Özellikle bir ödül almanın eşiğindeyken, dijitalleşen ve her an her şeyin altüst olabildiği medya sektöründe mesleğin ne kadar diken üstünde durduğunun anlatıldığı sahneler, sektörün abartısız bir şekilde ne kadar acımasız olabileceğini göstermiş oldu.

Bu gerçeklik, filmin sadece bir devam filmi olma çabasını aşıp, günümüz medya dünyasına dair sert bir eleştiriye dönüşmesini sağlıyor. Başarıya ulaşmanın zorluğu kadar, o başarıyı korumanın imkansızlığı da incelikle işlenmiş. Andy’nin profesyonel duruşu, ilk filmdeki o naif kızdan eser kalmadığını kanıtlarken, aynı zamanda iş dünyasının acımasızlığını da iliklerimize kadar hissettiriyor. Bu durum, ne yazık ki sadece New York’taki prestijli dergilerde değil, tüm dünyada medyanın içinde bulunduğu istikrarsız durumun şeffaf bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Eski dostlar ve yeni rakipler: Emily’nin yükselişi

Filmde beni en çok ve tatmin eden noktalardan biri kesinlikle Emily Charlton’ın geçirdiği evrim oldu. Fragmanlardan kendisinin Miranda’ya rakip olacağını zaten biliyorduk ve bu durum onu hikayesel olarak başlangıçta "kötü" ya da riskli bir pozisyona sokmuş olsa da, karakterin gelişimi tek kelimeyle müthiş. Hırsı, çalışkanlığı ve işine olan o sarsılmaz düşkünlüğüyle Miranda Priestly gibi bir devle kafa kafaya gidebilecek tek ismin Emily olması gerekiyordu; zaten ondan daha azını beklemek karaktere haksızlık olurdu.

Emily Blunt’ın her zamanki keskin, nüanslı ve enerjik oyunculuğuyla hayat verdiği Emily, filmin dinamizmini yukarı taşıyan en büyük etken. Miranda’nın tahtına aday bir figür olarak karşımıza çıkarken, bir yandan da iş dünyasında hayatta kalmanın bedellerini çok iyi yansıtıyor. Blunt, karakterin içindeki o hırslı ama bir o kadar da tutkulu kadını öyle bir ustalıkla oynuyor ki, her adımında ne kadar haklı ve ikna edici olduğunu ve ne kadar büyüdüğünü hissetmemek elde değil. Donatella Versace'yle yaptığı İtalyanca konuşma da ayrıca İtalyan'lardan kendisinin mükemmel bir aksana sahip olduğu biçiminde yorumlar alıyor. Blunt en ikonik rolüne gerçekten yine çok güzel çalışmış.

İlişkiler ve nostalji

Andy’nin hayatındaki yeni dönem, sadece kariyerle sınırlı değil; Patrick Brammall’ın canlandırdığı Peter karakteri de bu olgunlaşma sürecinin bir parçası. Kimileri Peter'ı sönük bulsa da, ben oturaklı ve efendi duruşunu çok beğendim. Belli bir yaşa ve kariyere ulaştıktan sonra herkesin hayatında sürekli bir aksiyon ya da "uçuk kaçık" bir partner aramasını bekleyemeyiz. Andy ile birbirlerine çok yakıştıklarını düşünüyorum; sakinliği ve güven veren duruşuyla Peter, Andy’nin o karmaşık dünyasında harika bir denge unsuru oluşturabilir diye düşünüyorum.

Görsel açıdan ise film, ilk yapıma selam duran şahane detaylarla bezeli. Andy’nin o meşhur mavi triko kazağına yapılan atıf ya da filmin başındaki farklı ama aynı renkteki mavi kemer, yönetmenin eski hayranların gönlünü nasıl alacağını çok iyi bildiğini gösteriyor. Bu süreklilik, filmin dokusunu zenginleştirirken bir yandan da moda dünyasının o bitmek bilmeyen döngüselliğine işaret ediyor. Miranda’nın hoşnutsuz olduğunda takındığı dudak bükme hareketi ya da Andy'nin Lily ile süregelen dostluğu, karakterlerin köklerinden kopmadığını hissettiren çok değerli nüanslar olarak, fark ettiğiniz zaman mutlu eden minik detaylar olarak kalıyor.

Nigel’ın dostluğu ve geleceğe kırpılan göz

Tabii ki Nigel’dan bahsetmeden bu yazıyı bitirmek imkansız; şu hayatta kendi emeğiyle bir yerlere gelmeye çalışan herkesin yanında bi tane Nigel olsun. Hem Miranda’nın hem de Andy’nin hayatındaki o kilit taşlarından biri olmaya devam ederken, sadakati ve bilgeliğiyle filmin vicdanı görevini üstleniyor. Stanley Tucci’nin o eşsiz naifliği ve karizmasıyla canlandırdığı bu karakter, en zor anlarda bile hem dostluğun ve hem de dürüstlüğün nasıl korunabileceğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Runway evrenindeki sert rekabetin içinde sığınılabilecek güvenli liman gibi kendisi.

Sonuç olarak The Devil Wears Prada 2, nostaljinin gücünü modern dünyanın gerçekleriyle harmanlayan, temiz ve açık cümlelerle derdini anlatan kaliteli bir yapım. Filmin finaline doğru hikayenin tamamlanabilir bir şekilde bırakılması ve üçüncü bir film için kapı aralanması ise biz izleyiciler için en büyük hediye. Geriye sadece beklemek ve bu ikonik dünyanın bir sonraki adımını hayal etmek kalıyor.

Strike a pose! 📸

Paylaş