Televizyonun en güçlü taraflarından biri, karakterlerine sinemadan çok daha uzun bir yaşam alanı sunması. Bir filmde birkaç saat içinde tanımaya çalıştığımız karakterler, dizilerde sezonlar boyunca değişiyor, kırılıyor, hata yapıyor ve yeniden şekilleniyor. Bu uzun soluklu anlatı, oyunculara da karakterlerinin en küçük ayrıntılarını keşfetme fırsatı veriyor. Bir bakış, sessizlik, ses tonundaki küçük bir değişim ya da beden dilindeki bir hareket, kimi zaman uzun bir monologdan daha fazlasını anlatabiliyor.
Bu nedenle televizyon tarihinin en iyi performanslarını yalnızca ödüller veya eleştirmenlerin övgüleri üzerinden değerlendirmek mümkün değil. Gerçekten unutulmaz bir performans, oyuncunun karakterle arasındaki sınırı ortadan kaldırmasını ve izleyiciyi onun gerçekten var olduğuna inandırmasını gerektiriyor. Üstelik bazı roller öylesine güçlü biçimde hayat buluyor ki oyuncunun adı duyulduğunda akla doğrudan karakter geliyor.
Elbette televizyon tarihinden yalnızca 10 performans seçmek neredeyse imkânsız. Yine de farklı dönemlerden ve türlerden gelen bu 10 oyunculuk, karakter yaratma gücü, kültürel etkileri ve yıllar geçmesine rağmen hâlâ hatırlanmalarıyla öne çıkıyor.
10 - Elisabeth Moss - June Osborne
The Handmaid's Tale (2017-2025)

Elisabeth Moss'un Mad Men'deki Peggy Olson'dan The Handmaid's Tale'in June Osborne'una uzanan dönüşümü, oyuncunun geniş yelpazesini gözler önüne seriyor. Gilead'ın baskıcı rejiminde yaşayan June, korku ve şiddetin ortasında özgürlüğünü korumaya çalışan bir kadın. Moss ise bu dehşeti çoğu zaman tek bir bakışla aktarabiliyor. June'un korkusunu, öfkesini ve direncini yüksek sesli dramatik anlardan ziyade yüzündeki küçük değişimlerle hissettirmesi performansın en güçlü tarafı. June kusursuz bir kahraman değil; hata yapan, öfkelenen ve zaman zaman kırılan gerçek bir insan. Moss da onu ulaşılmaz bir aksiyon kahramanına değil, hayatta kalmaya çalışan son derece kırılgan bir kadına dönüştürüyor. Dizinin finaline gelindiğinde, yıllar boyunca taşıdığı bütün acının izlerini yüzünde görmek mümkün.
9 - Antony Starr - Homelander
The Boys (2019-2026)

The Boys'un süper kahraman türüne getirdiği karanlık yaklaşımın en büyük kazanımlarından biri Antony Starr'ın Homelander performansı oldu. Dışarıdan bakıldığında kusursuz Amerikan kahramanı gibi görünen Homelander; uçabilen, olağanüstü güçlü ve milyonlar tarafından sevilen bir figür. Ancak Starr, bu görüntünün altında korkunç derecede güvensiz, narsistik ve duygusal açıdan gelişmemiş bir adam saklandığını gösteriyor. Üstelik bunu çoğu zaman bağırarak değil, titreyen bir çene, ani bir bakış veya kısa bir göz hareketiyle yapıyor. Karakterin korkutuculuğuyla absürt mizahını aynı anda taşıyabilmesi de performansı özel kılıyor. Starr, Homelander'ın baba olma takıntısını, Butcher'a duyduğu nefreti ve sürekli onaylanma ihtiyacını başarıyla bir araya getiriyor. Birkaç saniye içinde sevimli görünen bir gülümsemeyi ürpertici bir tehdide dönüştürebilmesi, Homelander'ı çağdaş televizyonun en unutulmaz kötü karakterlerinden birine çevirdi.
8 - Peter Dinklage - Tyrion Lannister
Game of Thrones (2011-2019)

Game of Thrones'un dev oyuncu kadrosu içinde Peter Dinklage'ın Tyrion Lannister'ı her zaman ayrı bir yere sahipti. Tyrion; zekâsı, keskin mizahı ve alaycılığı kadar ailesi tarafından dışlanmasının yarattığı kırılganlıkla da öne çıkan son derece karmaşık bir karakterdi. Dinklage, Tyrion'ı fiziksel özellikleri üzerinden tanımlanan bir tiplemeye dönüştürmek yerine zekâsı, zaafları ve arzularıyla bütünüyle bir insan olarak ele aldı. Ağır politik dramın ortasında yaptığı kuru ve acımasız espriler dizeye ihtiyaç duyduğu mizahı sağlarken, bu mizahın ardındaki yarayı da görünür kıldı. Tyrion'ın bir anda neşeli bir sohbetin merkezinden yalnız ve kırgın bir adama dönüşebilmesi, Dinklage'ın karakter üzerindeki hâkimiyetini gösteriyordu. Özellikle mahkeme sahnesindeki unutulmaz tiradı, televizyon tarihinin en güçlü oyunculuk anlarından birine dönüştü. Dört Primetime Emmy ödülü de bu başarının doğal bir karşılığı oldu.
7 - Carroll O'Connor - Archie Bunker
All in the Family (1971-1979)

Cahil, önyargılı ve bağnaz bir karakteri izleyiciye sevdirmek bugün bile son derece zor bir fikir. Carroll O'Connor ise 1970'lerde Archie Bunker ile bunu başardı. All in the Family, ırkçılık, sınıf farklılıkları ve kuşak çatışmaları gibi meseleleri bir ailenin salonuna taşıyan cesur bir sitcom. Archie, yanlış fikirleri ve saldırgan tavırları nedeniyle kolaylıkla karikatürize edilmiş bir kötü adama dönüşebilirdi. O'Connor'ın başarısı, onun öfkesinin arkasındaki korkuyu, değişen dünyaya karşı duyduğu endişeyi ve yalnızlığını da gösterebilmesiydi. Böylece izleyici Archie'nin fikirlerini onaylamasa bile onun insani tarafını görebildi. O'Connor bunu yalnızca diyaloglarla değil, ses tonu, yüz ifadeleri, yürüyüşü ve beden diliyle de gerçekleştirdi. Archie bazen korkunç şeyler söylerken, başka bir anda sevgi dolu ve kırılgan bir adam olarak karşımıza çıkabiliyordu. Bu çelişki, karakteri sitcom tarihinin en unutulmaz figürlerinden birine dönüştürdü.
6 - James Gandolfini - Tony Soprano
The Sopranos (1999-2007)

James Gandolfini'nin Tony Soprano'su, mafya lideri karakterinin televizyon ekranındaki tanımını değiştirdi. Tony dışarıdan bakıldığında acımasız bir suç örgütü lideriydi; ancak The Sopranos onun aynı zamanda panik ataklarla mücadele eden, çocukları için endişelenen ve kendi zihninde kaybolan bir adam olduğunu gösterdi. Gandolfini'nin en büyük başarısı, Tony'nin canavar tarafını ortadan kaldırmadan kırılganlığını ortaya çıkarabilmesiydi. Dr. Melfi ile terapi seansları, karakterin bastırılmış acılarını görünür kılarken oyuncu da bunları çoğu zaman sessizlik, nefes alışverişi ve bakışlarla aktardı. Bir sahnede acımasız bir katil, birkaç dakika sonra çocuklarıyla ilgilenen sıradan bir baba olabiliyordu. Gandolfini, Tony'yi sanki gerçekten New Jersey'de karşılaşabileceğimiz bir komşuymuş gibi oynadı. Bu sıradanlık, karakterin işlediği suçlarla özel hayatı arasındaki uçurumu daha da rahatsız edici hâle getirdi. Tony Soprano'nun merkezindeki çelişki, Gandolfini'nin performansının da temeliydi: şiddet uygulayabilen ama aynı zamanda sevgiye ve ait olmaya ihtiyaç duyan bir adam.
5 - Jon Hamm - Don Draper
Mad Men (2007-2015)

Reklamcılığın temel amacı insanlara bir fantezi satmaksa, Don Draper hayatı boyunca en büyük fantezisini kendisine sattı. Jon Hamm'ın yarattığı Don, 1960'ların ideal Amerikan erkeğinin kusursuz görüntüsüne sahipti: yakışıklı, başarılı, karizmatik ve kendinden emin. Fakat bu görüntünün altında gerçek kimliğini ve geçmişini saklayan, kendisiyle sürekli savaş hâlinde bir adam vardı. Don'un aslında Dick Whitman olduğunu bilmek, Hamm'ın performansını daha da katmanlı hâle getiriyor. Oyuncu karakterin içindeki kırılmayı büyük dramatik çıkışlarla değil, küçük jestler, bakışlar ve sessizliklerle ortaya koyuyor. İş hayatında son derece özgüvenli olan Don, özel hayatında aynı güveni bulamıyor. Hamm onu bencil ama fedakâr, güçlü ama kırılgan, özgür ama geçmişinin esiri bir adam olarak oynuyor. Reklam sunumlarında bütün bedenini kullanarak yarattığı enerji ise Don'un neden bu kadar başarılı bir satıcı olduğunu gösteriyor. Don insanlara inanmak istedikleri şeyi satıyordu; Hamm da izleyiciyi yıllar boyunca onun yarattığı illüzyona ortak etmeyi başardı.
4 - Julia Louis-Dreyfus - Selina Meyer
Veep (2012-2019)

Julia Louis-Dreyfus, Veep ile televizyondaki ideal politikacı imajını tamamen tersine çevirdi. Selina Meyer hırslı, narsistik, güvensiz ve bulunduğu makamın gücüne bağımlı bir siyasetçiydi. Louis-Dreyfus'un başarısı, bu özelliklerin hepsini aynı anda oynayabilmesinde yatıyor. Selina kendisini odadaki en zeki insan olarak görürken en küçük bir eleştiride paniğe kapılabiliyor; başarısızlıklarının sorumluluğunu ise hemen başkasına atabiliyordu. Oyuncunun hızlı ve ağır hakaretleri neredeyse müzikal bir ritimle aktarabilmesi, dizinin mizahının temel unsurlarından biriydi. Ancak Selina yalnızca bir narsist değildi. Louis-Dreyfus, iktidarın insanı nasıl yalnızlaştırabileceğini de karakter üzerinden gösterdi. Sürekli peşinde koştuğu güç, Selina'yı mutlu etmek yerine giderek daha acımasız ve yalnız birine dönüştürdü. Altı Emmy ödülüyle taçlanan performans, komedi oyunculuğunun da en az dramatik oyunculuk kadar katmanlı olabileceğini kanıtladı.
3 - Lucille Ball - Lucy Ricardo
I Love Lucy (1951-1957)

Bugün bildiğimiz sitcom formunun şekillenmesinde I Love Lucy kadar önemli çok az yapım var ve bunun merkezinde Lucille Ball'ın olağanüstü performansı bulunuyor. Lucy Ricardo, 1950'lerin idealize edilmiş ev kadını figürünün karşısında duran; hayaller kuran, planlar yapan ve çoğu zaman kendi yarattığı kaosun içinde kaybolan bir karakterdi. Ball'un en büyük yeteneği, fiziksel komediyi başlı başına bir oyunculuk sanatına dönüştürmesiydi. Kendini komik göstermekten çekinmiyor; yüz ifadelerini, bedenini ve sesini sonuna kadar kullanıyordu. Üzüm ezme ve çikolata fabrikası sahneleri, bu kontrolün hâlâ hatırlanan örnekleri. Ancak Ball'u yalnızca komik bir oyuncu olarak değerlendirmek haksızlık olur. Lucy'nin şöhret ve sahne tutkusu, dönemin kadın karakterlerine biçilen sınırları da zorluyordu. Gerçek hayatta hamileyken Lucy karakterinin de hamile olması, televizyon anlayışı açısından çığır açıcıydı. Oyuncunun cesareti, kendisinden sonra gelen kadın merkezli komedilerin yolunu açtı. Lucy Ricardo'nun zamansızlığının sırrı ise basitti: Ball, izleyicinin ona gülmesini değil, onunla birlikte gülmesini sağladı.
2 - Steve Carell - Michael Scott
The Office (2005-2013)

Steve Carell'in Michael Scott'ı, komedi oyunculuğundaki en zor dengelerden birini kusursuz biçimde kuruyor: Michael'ı hem dayanılmaz derecede utandırıcı hem de vazgeçilmez derecede sevilebilir hâle getirmek. Karakterin çıkış noktası The Office'in İngiliz versiyonundaki David Brent'e benzese de Carell, Michael'ı tamamen kendine özgü bir karaktere dönüştürdü. Sosyal açıdan beceriksiz, düşünmeden konuşan ve sürekli ilgi görmek isteyen Michael'ın bütün kusurlarının altında tek bir ihtiyaç vardı: sevilmek. Carell, karakterin en utandırıcı davranışlarının bile bu çocuksu kabul edilme arzusundan doğduğunu hissettirdi. Bu yüzden Michael ne kadar zorlayıcı olursa olsun, izleyici ondan tamamen vazgeçemedi.
1 - Bryan Cranston - Walter White
Breaking Bad (2008-2013)

Bryan Cranston'ın Walter White performansı, televizyon tarihinin en büyük oyunculuk başarılarından biri olmasının yanı sıra, bir oyuncunun tek bir rolle kariyerini ne kadar değiştirebileceğinin de güçlü bir örneği. O döneme kadar büyük ölçüde komedi oyuncusu olarak tanınan Cranston'ın Breaking Bad gibi karanlık bir suç dramasının merkezindeki anti-kahramanı oynaması büyük bir riskti. Sonuç ise televizyon tarihinin en unutulmaz karakter dönüşümlerinden biri oldu.
Walter White hikâyeye kanser teşhisi konmuş, maddi sıkıntılar yaşayan ve ailesinin geleceğini güvence altına almak isteyen bir lise kimya öğretmeni olarak başlıyor. İlk bölümlerde ona üzülüyor ve aldığı yanlış kararları kolayca mazur görüyoruz. Cranston'ın performansının dehası, Walter'ın karanlık tarafını bir anda ortaya çıkarmamasında. Ailesi için başladığını söylediği yolculuk, zamanla gurur, kontrol ve güç arzusuna dönüşüyor. Cranston bu değişimi beden diliyle de görünür kılıyor: Walter'ın omuzları dikleşiyor, sesi sertleşiyor ve bakışları giderek soğuyor.
Fakat oyuncu eski Walter'ı hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırmıyor. Canavarın içinde hâlâ korkmuş ve onaylanmaya ihtiyaç duyan adamın izlerini bırakıyor. İzleyici Walter'ın ne kadar ileri gittiğini gördükçe ondan uzaklaşmak istiyor, ancak onu anlamaya devam ettiği için bunu tam olarak başaramıyor. Cranston, Walter'ın suçlarını haklı çıkarmadan onun kendisine anlattığı yalanlara inanmamızı sağlıyor. Dört Emmy ödülüyle taçlanan bu performans, bir insanın yavaş yavaş kendi en kötü hâline dönüşmesini inandırıcı ve sarsıcı biçimde oynayabilmenin zirvesinde duruyor.
Kaynak: Collider

Yorumlar