Uzun zaman oldu ve yine buradayız. The Boys’un dördüncü sezon finalinde bıraktığı enkaz halindeki manzara, beşinci sezonun ilk dakikalarından itibaren genzimize oturan o toz bulutuyla geri dönüyor.

🦸‍♂️
Yazı, The Boys dizisine dair spoiler içeriyor.

Hughie, Frenchie ve Mother's Milk’in bir "Özgürlük Kampı"na kapatılmış olması, Butcher’ın Temp-V ve Compound-V kıskacında eriyen sağlığı ve hepsinden önemlisi Homelander’ın artık dizginlenemez bir güçle ABD yönetimini ele geçirmesi, anlatıyı bir süper kahraman parodisinden ziyade modern bir distopyaya dönüştürmüş durumda. İlk iki bölümde gördüğümüz tablo, işlerin sadece karışık olmadığını, aynı zamanda geri dönülemez bir noktaya evrildiğini kanıtlıyor. Eric Kripke ve ekibi, vites düşürmek yerine kaosu kurumsallaştırmayı seçerek finale giden yolu oldukça sert taşlarla döşemeye başlamış.

Sezonun açılış sahneleri artık izleyiciyi korkutuyor çünkü biliyorsunuz ki kendimizi herhangi bir varlığın rektumunun içerisinde bulabiliyoruz. Bu sefer de bir şeyin içerisindeyiz ancak çok şükür ki toprak, daha önce maruz kaldıklarımızdan çok daha steril..

Annie’nin direnişi, Homelander’ın Flight 37 fiyaskosunu ifşa etme girişimiyle bir umut yeşertse de, Vought’un bu gerçeği "yapay zeka üretimi bir manipülasyon" olarak yaftalaması günümüz dünyasına atılmış en acımasız tokatlardan biri. Gerçeğin artık bir değeri kalmadığı, sadece kimin daha yüksek sesle yalan söylediğinin önemli olduğu bu yeni düzende, Homelander’ın Sister Sage aracılığıyla kendisi hakkındaki aşağılayıcı içerikleri suç saydırma çabası, karakterin narsisizminin artık devlet politikası mertebesine eriştiğini gösteriyor.

Duygusal çözünmeler

Özgürlük Kampı, dizinin bugüne kadar sunduğu en klostrofobik atmosferlerden birine sahip. Süper kahraman muhafızların gözetimi altındaki bu kamplar, bizim için çok da yabancı olmayacak biçimde, hem umudun hem de adaletin fiziksel bir şiddetle nasıl bastırıldığını gözler önüne seriyor. Ancak bu karanlığın içinde Butcher’ın, Kimiko’yu Manila’dan getirip tünel kazabilen bir süper kahramanı devreye soktuğu kurtarma planı, ekibin hala bir "planı" olduğunu hatırlatması açısından kıymetliydi. Buradaki asıl kırılma noktası ise şüphesiz A-Train’in vedası oldu. Hughie’yi mutlak bir ölümden kurtarıp Homelander tarafından avlanması, bir karakterin günahlarından arınma sürecinin trajik ve onurlu şekilde tamamlanmasıydı; Homelander’ın yüzüne karşı onun işe yaramazlığını haykırarak ölmesi, dizinin nadir gerçek kahramanlık anlarından biri olarak hafızalara kazındı.

Homelander’ın sarsılan egosunu toparlamak için biricik babasını çözmesi, hikaye anlatıcılığı açısından zekice bir hamle. Ne kadar psikopat olursa olsun, bir tür desteğe ihtiyaç duyuyor işte. Yaklaşan Vought Rising yan dizisi öncesinde karakterin kaba ve dışa dönük saldırganlığından ziyade, içsel çalkantılarına odaklanılması, dizinin karakter derinliğini koruma konusundaki başarısını da perçinliyor. Soldier Boy bir kaba kuvvet unsuru değil, aynı zamanda Homelander’ın kendi varoluşsal krizini yansıttığı bir ayna görevi görüyor artık.

Virüsün acizliği ve din sömürüsü

Butcher’ın büyük umutlar bağladığı süper kahraman öldüren virüsün, beklenen o "mucize kurtuluş" etkisini yaratmaması, izleyicinin aklına haklı olarak bir şüphe tohumu yerleştiriyor. Rock Hard gibi karakterlerin virüs denemeleri sırasında ortaya çıkışıyla yakalanan tanıdık absürt mizah, dizinin her zaman içinde olan o eğlenceli tarafı korusa da, virüsün etkisizliği ekibi daha radikal yollar aramaya itecek gibi duruyor. Tam da bu noktada, kadroya dahil olan Oh-Father karakteri devreye giriyor. Bir mega kilise vaizi olarak karşımıza çıkan Oh-Father, Vought’un faşizmini dini bir kılıfa sokarak kitleleri nasıl manipüle edebileceğinin en taze örneği. Yine siyaset, yine din paradoksu.

Oh-Father’ın Starlight ve takipçileri hakkındaki söylemleri, günümüz sosyal medya yankı odalarından fırlamış gibi; dizinin senaryosunun bu açıdan çok güçlü olduğunu düşünüyorum çünkü izlediğimiz şey her ne kadar kurmaca bir hikaye de olsa, şahane bir gözlem üzerine oturtuluyor. İncil’den cımbızlanan ayetlerle körüklenen bu öfke dalgası, Homelander’ı bile etkileyen o mistik atmosferle birleşince, Vought’un şirket olmaktan çıkıp artık teokratik bir yapıya büründüğünü anlıyoruz. Dizinin Amerikan siyasetine tuttuğu bu ayna, hicvin bazen gerçeğin gerisinde kaldığı o korkutucu hissi başarıyla izleyiciye veriyor.

Kaçınılmaz son

Dizinin ikinci bölümünün sonlarına doğru yan karakterlerin dinamikleri de ilginç bir yöne evriliyor. Dört sezonluk suskunluğun ardından Kimiko’nun konuşmaya başlaması, başta bir yabancılık hissi yaratsa da karakterin duygusal dünyasına yeni bir kapı açıyoruz. Ancak Frenchie ile olan uzun süreli romantik gerilimlerinin, Hughie ve Annie’ninki gibi bir tür rahatsızlık hissiyatı vermesi, yaklaşan finalin kimseye mutlu bir son vaat etmediğini düşündürüyor.

Öte yandan, The Deep'in kendinden beklenen o muazzam iticiliği ve sahtekar Black Noir ile olan çekişmesi, bu karanlık atmosferde hala nefes alabileceğimiz o absürt komedi alanlarını başarıyla yaratıyor. Firecracker'a ise ayrı bir parantez açmak şart. Homelander’ın en yakını olma hırsıyla yanan, aşırı dindar ve insanları memnun etmeye odaklı o karikatürize tiplemeyi o kadar doğal yansıtıyor ki, karakterden nefret ederken performansa hayran kalmamak elde değil. Ashley'nin kafasının arkasındaki Profesör Quirrell'a ise diyecek hiçbir şeyim yok...

The Boys, son sezonunun bu ilk iki bölümüyle, kendi mitolojisini yıkıp yeniden inşa ederken, izleyiciyi hem zihinsel hem de duygusal bir sınavın tam ortasına bırakıyor. Diğer bölümleri merakla bekliyoruz efendim.

Paylaş