1982 yapımı orijinal Blade Runner sinema tarihinin mihenk taşlarından biri olarak yerini alana kadar zorlu yollardan geçti. Ancak benim için bu hikaye çok daha kişisel bir yerden, bir keşif serüveninden ibaret. Sinemaya karşı o önlenemez bağımlılığımı keşfettiğim üniversite yıllarımda, bu evrenle ilk kez Denis Villeneuve’ün vizyonuyla tanıştım. 2049, benim için sadece bir devam filmi değil, Ridley Scott’ın o meşhur retro-fütüristik dünyasına giriş biletim ve sinemanın ne kadar devasa bir deneyim olabileceğine dair ilk gerçek kanıtımdı.

🏙️
Yazı, Blade Runner 2049'a dair spoiler içermeyecek.

Bu filmle başlayan yolculuk, sonrasında beni orijinal yapıma ve sinemanın köklerine kadar götürdü. Villeneuve’ün, orijinal senarist Hampton Fancher ile iş birliği yaparak ortaya koyduğu bu cesur devam filmi, yeni nesil izleyiciyi kalbinden vuracak kadar muhteşem; ve aynı zamanda sadık hayranları anılarının "sentetik implantlara" dönüşmediği konusunda rahatlatacak kadar da derin. İşte bu denge, Blade Runner 2049’u basit bir "sequel" olmaktan çıkarıp başlı başına bir başyapıta dönüştürüyor.

“Başarısızlığı Onun İçin Bir Lütuftu”: ‘Blade Runner (1982)’ Film İncelemesi
Ridley Scott’ın 1982’de vizyona giren kült bilim kurgu klasiği, başarısızlığı sayesinde ölümsüzleşti.

Retro-Fütüristik bir rüya

"Joi" (Ana de Armas)

Filmin sinematografisi, kelimenin tam anlamıyla insanın içine işleyen, ruhunu sarmalayan bir dokuya sahip. Roger Deakins’in elinden çıkan o uçsuz bucaksız gri çatılar, radyoaktif turuncu çöller ve asit yağmurları altında boğulan şehir manzaraları, sadece birer görsel efekt değil; yaşayan, nefes alan ve insanı içine çeken birer karakter gibi. Her kare, bir müzede saatlerce izlenebilecek bir tablo netliğinde karşımızda.

Orijinal filmden ödünç alınan o küçük ve hayati detaylar, hikaye arkını öyle ustaca besliyor ki, kendinizi ufkunuza yeni pencereler açılmış gibi hissediyorsunuz. Görsel ihtişamın ardına gizlenmiş melankolik ton, filmi bir aksiyon yapımı olmaktan kurtarıp "görkemli bir sanat filmi" seviyesine taşıyor. Villeneuve, selefinin temel temasını korurken, onları öyle zarif bir biçimde tersyüz ediyor ki, her sahnede sinemanın büyüleyici dokusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Officer K ve sessizliğin derinliğindeki performans

Ryan Gosling’e özel olarak dikilmiş bir karakter gibi duran, ki gerçekten de senaristin Gosling için yarattığı bir karakter olan Officer K, bu filmin en büyük şanslarından biri. Gosling’in oyunculuğunu genel olarak sakin ve minimal bulurum; ancak bu filmde o sakinlik, karakterin içindeki varoluşsal fırtınayla muazzam bir zıtlık oluşturuyor. Gosling’in donuk bakışlarının altındaki o insani arayış, başka hiçbir aktörün bu kadar yakışamayacağı bir derinliğe sahip.

Harrison Ford, Ryan Gosling ve Denis Villeneuve

K karakteri, "hiç mucize görmediği" için işini kusursuz yapan bir avcıyken, kendi geçmişinin ve anılarının peşinde bir "ruha" tutunmaya çalışan bir figüre dönüşüyor. Gosling’in performansı, filmin o ağır kurgu temposuyla birleşince, seyirciyi de K ile birlikte aynı sorgulamanın içine çekiyor: "Doğmuş olmak mı, yoksa yapılmış olmak mı gerçek kılar bizi?" Bu sessiz ama güçlü temsil, filmin felsefi yükünü omuzlayan en sağlam kolonlardan.

Anıların sentetik yankısı

"Joshi" (Robin Wright), "Luv" (Sylvie Hoeks)

Filmin kalbinde yatan o varoluşsal kaygılar, günümüzün hızlı tüketilen gişe filmleriyle taban tabana zıt bir cesaretle işleniyor. "Doğmak ruh sahibi olmak demektir" düşüncesi etrafında şekillenen hikaye, sadece bir replika avını değil, kimlik ve aidiyet kavramlarını da hallaç pamuğu gibi atıyor. Teğmen Joshi’nin ruhsuz da gayet iyi geçinilebileceği konusundaki ısrarı, aslında günümüz dünyasının o soğuk pragmatizmine de sert bir eleştiri niteliğinde.

"Rachael" (Orijinal filmde Sean Young tarafından canlandırılan karakter; burada CGI teknolojisiyle 1982'deki ikonik görünümüne sadık kalınarak dijital olarak yeniden yaratılmış.)

Orijinal filmdeki Rick Deckard ve Rachael’ın mirası, 30 yıl sonra bile ağırlığını her sahnede hissettiriyor. Harrison Ford’un yaşlı ve yorgun Deckard olarak geri dönüşü nostaljik bir dokunuştan ziyade, hikayenin o hüzünlü ağıtını tamamlayan nadir bir parça.

Sinematik bir mucize: sesler, renkler ve hisler

Benjamin Wallfisch ve Hans Zimmer, Vangelis’in o unutulmaz elektronik tınılarının hatıraları üzerinde dans ederken, ortaya hipnoz edici bir ses manzarası çıkarmışlar. Bu müzikler, görsel şölenin altında yatan o melankoliyi körükleyerek izleyiciyi transa sokuyor. Filmi her izleyişimde, o görkemli gösterinin içinden sıyrılıp gelen hüzünlü bir ağıt duygusu, zihnime daha kalıcı ve melankolik anılar yerleştiriyor.

"Niander Wallace" (Jared Leto)
Ridley Scott’ın ‘Alien’ ve ‘Blade Runner’ı Aynı Dünyada mı Geçiyor?
Geçtiğimiz yıl yayınlanan ‘Alien: Earth’ ve bu yıl içinde izleyiciyle buluşacak ‘Blade Runner 2099’, sinema tarihinin en eski bilim kurgu tartışmasını yeniden alevlendirdi.

Sonuç olarak Blade Runner 2049, sinemanın neden büyüleyici bir deneyim olduğunu, neden bazılarımızın bu dünyaya "bağımlı" hale geldiğini kanıtlayan bir iş. Ana de Armas’ın Joi karakterine kattığı beklenmedik sıcaklık, Sylvia Hoeks’in korkutucu Luv performansı ve her bir detayıyla üzerine düşünülmüş bu dünya, bir mucizeden farksız. Eğer gerçek bir sinema deneyimi, ruhu olan bir hikaye ve ufkunuza yön verecek bir vizyon arıyorsanız, K’nin peşine takılmak için asla geç değil. Deckard'ın hikayesini bitirdikten sonra tabii.

Paylaş