Agatha Christie dendiğinde akıllara gelen o kemikleşmiş "dedektif" figürleri, genellikle belirli karakterlerle sınırlıdır. Ancak Netflix, Agatha Christie’s Seven Dials ile daha az bilinen Lady Eileen "Bundle" Brent karakterini sahneye sürerek alışılmışın dışında bir yol deniyor.

🕰️
Yazı, Agatha Christie's Seven Dials dizisine dair spoiler içermiyor.

Broadchurch’ün yaratıcısı Chris Chibnall’ın imzasını taşıyan bu üç bölümlük mini dizi, aslında polisiye edebiyatının en dinamik karakterlerinden birini günümüze taşımayı hedefliyor. Fakat ne yazık ki, anlatılan hikayenin gücü ile bu hikayeyi taşıyan yüzler arasındaki uyum, zayıf bir halka olarak karşımızda.

Dizinin temel problemi, atmosferin bizi 1920’lerin sonuna, 1930’ların başına götürme çabasının başrol oyuncusunda takılıp kalması. Mia McKenna-Bruce, kuşkusuz yetenekli bir oyuncu, ancak canlandırdığı Bundle karakteriyle o dönemin aristokrat, aykırı ama bir o kadar da zamana ait ruhunu tam olarak yansıtamıyor. Görünüşü ve tavırlarıyla 1930’larda yaşayan bir genç kadından ziyade, dönem kıyafetleri giydirilmiş modern bir "Z kuşağı" temsilcisi gibi duruyor. Bu durum dizinin içine girmemizi sağlayan o kapıyı da ne yazık ki yarı kapalı tutuyor.

Beklenenden farklı bir dönem ruhu

Hikaye, Caterham ailesinin görkemli malikanesinde verilen lüks bir partinin trajediyle sonuçlanmasıyla hız kazanıyor. Göz önündeki bir karakterin birkaç dakika sonra yatağında ölü bulunması, bizi bir anda karmaşık bir casusluk ve cinayet sarmalının içine bırakıyor.

Söylenenlere göre dizi, teknik olarak orijinal kitaptan belirgin farklarla karşımıza çıkarılmış. Chris Chibnall, hikayeyi daha duygusal bir zemine oturtmak ve günümüz izleyicisine daha "farklı" bir deneyim sunmak adına senaryoda ciddi değişikliklere gitmiş. Bu değişikliklerin bir kısmının, karakterleri daha derinleştirmek, dönemin güncel politik meselelerine (savaş travmaları, sömürgecilik gibi) değinmek için ve aynı zamanda okurlara da farklı bir hikaye sunabilmek adına yapıldığı çok açık. Dolayısıyla projenin yaratıcısına çok sinirlenmemek lazım diye düşünüyorum.

Uyumsuz parçalar arasında kaybolan gizem

Müfettiş Battle rolünde izlediğimiz Martin Freeman, her zamanki profesyonelliğiyle karşımıza çıksa da, Bundle ile olan kimyası ne yazık ki beklenen o kıvılcımı yaratamıyor. Battle’ın ağırbaşlı ve metodik tavrı, Bundle’ın bir türlü kendini bulamayan enerjisiyle birleşince ortaya "tuhaf bir ikili"den ziyade, iki farklı diziden fırlayıp aynı sahnede buluşmuş iki insan görüntüsü çıkıyor. Oyuncunun karaktere ve zamana tam olarak uyum sağlayamaması, dizinin genel ritmini de sekteye uğratıyor.

Aslında anlatılmaya çalışılan olay, gizemli cemiyetler ve "saat" temalı sembolizm oldukça heyecan verici. Ancak bir dönem dizisinde, o dönemin estetiğini ve ruhunu sadece kostümlerle değil, oyuncunun bakışıyla, duruşuyla ve o zamanın insanı olduğunu hissettirmesiyle alabiliriz. Mia McKenna-Bruce’un bu role seçilmesi, belli ki genç izleyiciyi yakalamak adına yapılmış stratejik bir hamle. Fakat bu durum da ne yazık ki Christie’nin yarattığı o özgün atmosferin ciddiyetinden ve ağırlığından ödün verilmesine neden olmuş.

Farklılaşma çabası ve finalin soru işaretleri

Dizi, adını aldığı yedi saatin gizemiyle birlikte, adeta bir saat ustasının elinden çıkmışçasına hassas bir tempoyla ilerliyor. Her sahne, bir çarkın diğerini döndürmesi gibi birbirine bağlı. Senaryo, izleyiciye nefes alacak boşluk bırakmadan her tıkırtıda yeni bir soru işareti doğuruyor. Hikaye kendi ritmini asla kaybetmiyor; aksine her bölümle birlikte o metalik ve soğuk gerilim daha da belirginleşiyor.

Biraz teknik açıdan bakacak olursak prodüksiyon tasarımı, sadece bir arka plan olmanın ötesine geçerek hikayenin bir parçası haline geliyor. O meşhur yedi saatin her birinin duruşu, malikanenin tozlu rafları ve loş koridorlar, cinayetin ve casusluğun tanıkları gibi. Işığın kullanımı, nesnelerin üzerine düşen gölgelerle birlikte o karanlık ve tekinsiz atmosferi ilmek ilmek işliyor. Burada izlediğimiz şey sadece bir polisiye değil, nesnelerin dile geldiği bir dönem panoraması.

Seven Dials'ın en güçlü yanı aksiyonun sustuğu anlarda bile "saatlerin işleyişi" hissini koruyabilmesi. Diyaloglar arasındaki boşluklar, fondaki saat tik takları ve karakterlerin birbirini süzen bakışları, o dönemdeki belirsizliği ve yaklaşan tehlikeyi hissettiriyor. Bu sessizlik de hikayeyi basit bir dedektiflik hikayesinden çıkarıp zamanla yarışan bir maceraya dönüştürüyor. En azından "atmosfer" isminin hakkını veriyor dizinin.

Kusursuz bir işleyişin hatası

Nihayetinde başroldeki o tekil uyumsuzluk bir kenara bırakıldığında, karşımızda teknik ve kurgusal anlamda etkileyici bir yapım duruyor. Seven Dials, Agatha Christie dünyasını modern bir sinematografiyle ama o eski usül gizem duygusunu kaybetmeden sunmayı başarıyor. Saatler durduğunda ve sis perdesi aralandığında, geriye tıkır tıkır işleyen bir mekanizmanın yarattığı o tatmin edici mühendislik başarısı kalıyor.

Ancak ne yazık ki bu teknik başarı, hafızalarda yer edecek bir "başyapıt" olmaya yetecek kadar değil. Hikayedeki ince zeka, başrolün dönemle olan uyumsuzluğunun gölgesinde kalarak beklenen o afallatıcı etkiyi yaratamıyor. Bir dönem dizisinden beklenen en temel şey bizi o yılların içine çekmesidir; karakterin modern bir festivalden fırlayıp gelmiş gibi görünmesi bu illüzyonu geri dönülmez şekilde zedeliyor.

Özetle Seven Dials, türün meraklıları için lezzetli bir ara sıcak gibi. Ancak ana yemeğin doyuruculuğuna ve o hafızalara kazınan çarpıcılığa erişemeden veda ediyor. Yine de eksiklerine rağmen derdini sadece üç bölümde anlatıp tadında bırakması, belki de hanesine yazılmış olabilecek en büyük artı.

Paylaş