Sinema, doğası gereği zamanı mühürleme sanatıdır, fakat Noah Baumbach’ın son başyapıtı Jay Kelly, zamanın nasıl ellerimizden kayıp gittiğini ve geride sadece pişmanlık tortuları bıraktığını gösteren, yürek burkan bir karakter incelemesi.

🎭
Yazı, Jay Kelly'ye dair spoiler içermiyor.

George Clooney, kendi yıldız imajının üzerine ustalıkla inşa ettiği bu rolde, kariyerinin belki de en savunmasız ve en etkileyici performansını sergiliyor. Film, spot ışıkları altında geçen bir ömrün, perde kapandığında geride bıraktığı o sağır edici sessizliği ve varoluşsal boşluğunu mercek altına alıyor. Clooney'i izlerken, kurgusal karakter Jay Kelly ile gerçek hayattaki süperstar arasındaki çizginin bulanıklaştığını hissetmemek imkansız, bu da filme belgeselvari ve acı bir gerçeklik katmış.

Jay Kelly, dışarıdan bakıldığında her şeye sahipmiş gibi görünen, ancak iç dünyasında derin bir kişilik krizi yaşayan, yaşlanmakta olan bir Hollywood ikonu. Jay, o kadar uzun süredir başkalarının yazdığı replikleri okuyup kurgusal hayatlar yaşıyor ki, kendi gerçekliğinin nerede başladığını unutmuş durumda. Baumbach ve senaryo ortağı Emily Mortimer, şöhretin getirdiği o boğucu izolasyonu, kalabalıklar içindeki yalnızlığı ve en yakınlarınızla aranıza giren o görünmez duvarları cerrahi bir titizlikle, ama bir o kadar da şefkatle anlatıyor. Jay'in, son filminin duygusal final sahnesini çekerken sergilediği performansın, kendi hayatındaki gerçek bir acıya dokunup dokunmadığını, yoksa sadece bir başka ustaca taklit mi olduğunu sorgularken buluyoruz kendimizi.

Şöhretle kaybolan ruhlar

Filmin kalbinde yatan en karmaşık dinamiklerden biri, Jay ile menajeri Ron arasındaki ilişki. Adam Sandler, Jay'in hem sırdaşı, hem bakıcısı, hem de duygusal kum torbası diyebileceğimiz Ron rolünde, gölgede kalmayı kabullenmiş bir adamı mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Aralarındaki bağ, Ron'un Jay'i sürekli teselli etmesi ve onun egosunu pışpışlaması üzerine kurulu, toksik ama vazgeçilmez. Jay'in ihtiyaçlarının her zaman öncelikli olduğu bu dünyada, Ron'un kendi hayatı sadece bir dipnot gibi kalıyor. Sandler'ın performansı da bu güç dengesizliğinin yarattığı yorgunluğu ve karşılıksız adanmışlığı gözler önüne seriyor.

Jay Kelly'nin özenle kurgulanmış hayatı, üst üste gelen birkaç sarsıcı olayla rayından çıkmaya başlar. Kızı Daisy ile geçirmeyi planladığı yaz tatilinin suya düşmesi ve kızının onsuz bir plan yapması, Jay'i ilk kez "yalnız bir ünlü" olmanın gerçekliğiyle yüzleştirir. Ancak asıl darbe, kariyerinin başında ona ilk büyük şansı veren yönetmenin sarsıcı haberiyle gelir. Jay'in, kendisine muhtaç olduğu bir dönemde Peter'ın yardım çağrısını kibirle geri çevirdiğini hatırlaması, filmin duygusal merkezini oluşturan pişmanlık temasının fitilini ateşler. Hayatının büyük kısmını borçlu olduğu adama sırtını dönmüş olmanın ağırlığı, Jay'in omuzlarına çöker.

Geçmişin hayaletleri ve İtalya'ya kaçış

Törende yaşananlar, Jay Kelly için bir dönüm noktası olur. Ayrıca eski arkadaşı ve bir zamanlar rakibi olan Timothy (tek bir sahnede harikalar yaratan Billy Crudup) ile karşılaşması, filmin en karanlık ve en dürüst anlarından birine de sahne olur. Yirmili yaşların nostaljisiyle başlayan bir içki masası sohbeti, Timothy'nin itirafıyla bir hesaplaşmaya dönüşür: Jay'in başarısı, bir başkasının hayallerinin mezarlığı üzerine kurulmuştur. Bu yüzleşme, Jay'i kendi hayatının enkazıyla baş başa bırakır ve onu fevri bir karar almaya iter. Her şeyi bırakıp, hem kızını bulmak hem de belki de kaybettiği benliğini aramak için İtalya'ya gitmek.

"Timothy" (Billy Crudup)

Filmin ikinci yarısı, Jay'in İtalya'daki tren yolculuğuyla daha dingin, ama aynı zamanda biraz daha hesaplı bir tona bürünüyor. Clooney, şöhretin yükünden kısa bir süreliğine de olsa kurtulmuş, "gerçek" insanlarla temas kurmaya çalışan bir adamın çocuksu sevincini çok iyi yansıtıyor. Ancak senaryo, bu yolculuk sırasında bazı yan karakterleri ve olayları sadece ana karakterin ruhsal dönüşümüne hizmet eden araçlar olarak kullanmaktan kurtulamıyor. Filmin bu orta kısmı, başındaki o yoğun, "geçmişin hayaletleri" atmosferine kıyasla zaman zaman biraz yapay hissettirse de, Clooney'nin samimiyeti gemiyi rotasında tutmayı başarıyor.

Perdedeki baba, evdeki bir yabancı

Jay Kelly, teknik anlamda kusursuz bir işçiliğe sahip. Nicholas Brittell'in melankolik müzikleri ve Linus Sandgren'in akıcı sinematografisi, filmin duygusal tonunu mükemmel bir şekilde desteklemiş; ancak bu mükemmellik bazen filmin ihtiyacı olan o ham, cilasız duygusallığa biraz mesafe koyuyor gibi. Neyse ki filmin duygusal ağırlığı, özellikle Jay'in büyük kızı Jessica ile olan ilişkisine odaklandığı anlarda yeniden zirveye ulaşıyor. Jessica'nın babasını beyazperdede sevgi dolu bir ebeveyn rolünde izlemenin verdiği acıdan bahsettiği an, şöhretin aile bağlarında açtığı onarılmaz yaraları gözler önüne seriyor.

Baumbach, Mortimer ve Clooney üçlüsü, izleyiciye kolay bir kurtuluş hikayesi sunma tuzağına düşmüyor. Jay Kelly'nin İtalya yolculuğu, tüm sorunlarını sihirli bir değnekle çözmüyor; aksine, ona zamanın geri döndürülemez doğasını ve bazı hataların telafisinin olmadığını öğretiyor. Film manipülatif bir mutlu son yerine, hepimizin bir gün yüzleşmek zorunda kalacağı o evrensel ve acı verici gerçeklikle; hayatın son düzlüğüne girerken hissedilen o derin hüzünle sona eriyor.

Veda imtihanı

Sonuç olarak Jay Kelly, sadece bir aktörün değil, modern insanın anlam arayışına dair güçlü bir meditasyon görevi görüyor. George Clooney, kendi mirasıyla yüzleşmekten korkmayan cesur bir performansla kariyerinin zirvesine çıkıyor. Bu film kaçırılan fırsatlara, söylenememiş sözlere ve bir daha asla geri gelmeyecek olan zamana yakılmış bir ağıt niteliğinde. Filmi izlerken içimden geçen en güçlü his, bir gün George Clooney bu hayattan göçüp gittiğinde, ailesinin bu filmi izlemekte ne kadar zorlanacağı oldu. Çünkü bu perdedeki acı, kurgunun çok ötesine geçen, rahatsız edici derecede gerçek bir veda.

Paylaş