Yedi Krallığın Şövalyesi, daha ilk saniyesinden itibaren izleyiciye şu mesajı veriyor:

"Bildiğiniz Game of Thrones kurallarını unutun, çünkü burada oyunun adı bambaşka."
💩
Yazı, A Knight of the Seven Kingdoms'a dair spoiler içermiyor.

Açılış sahnesi, Ramin Djawadi’nin o tüyleri diken diken eden tanıdık melodileriyle, kahramanımız Dunk’ın ölen efendisinin kılıcını "elime tam oturdu" diyerek kavradığı o epik anla başlıyor. Tam "işte beklediğimiz kahraman doğuyor" diye düşünürken, yönetmen Owen Harris kamerayı çeviriyor ve bizi Dunk’ın bir ağaç dibindeki, tabiri caizse oldukça gürültülü biçimde gürleyen tuvalet ihtiyacıyla baş başa bırakıyor. Kahvaltı ederken denk gelmek benim adıma hiç hoş olmadı belki ama bu ani ton değişimi, dizinin kendisini ne kadar ciddiye aldığına işaret ama aynı zamanda o ağırbaşlı efsanelerle nasıl inceden dalga geçtiğine dair de muazzam bir sinyal.

Bu "şahsi ihtiyaçla" bölünen epik giriş, aslında dizinin niyetini özetler nitelikte. Karşımızda kehanetlerle doğmuş, ejderha kanı taşıyan dokunulmaz bir figür yok; etiyle, kemiğiyle ve bağırsaklarıyla yaşayan sıradan bir adam var. Game of Thrones evrenine aşina olanların beklediği o ağır, kasvetli ve bitmek bilmeyen jeneriklerin aksine, dizinin adı ekranda beliriyor ve hemen kesiliyor. Bu minimalist yaklaşım, hikayenin de en az o jenerik kadar sade, dolaysız ve süsten uzak olacağının habercisi gibi duruyor.

Beklentilerin ötesinde

Senaryoyu kaleme alan Ira Parker, yaklaşık 40 dakikalık bu ilk bölümde dünyayı kurmak için boşa kürek çekmemiş. Dunk’ın hikayesi, uzun uzadıya anlatılan flashbackler veya sıkıcı monologlarla değil, eylemin tam ortasında başlıyor. İlk 10 dakika içinde, dizinin diğer yarısı olan Egg ile tanıştığımızda, Westeros’un o güvenilmez havası yerini beklenmedik bir sıcaklığa bırakıyor. İkili arasındaki dinamik o kadar hızlı ve doğal bir şekilde kuruluyor ki, sanki onları yıllardır tanıyormuşuz gibi hissediyoruz. Ayrıca izlerken Arya ile Mountain'ı ne kadar özlediğimi de fark ettim. Hey gidi günler...

Peter Claffey’in canlandırdığı Dunk’ın uzun boylu, biraz saf ama iyi niyetli hali ile Dexter Sol Ansell’in hayat verdiği Egg’in zeki, hazırcevap ve cin gibi bakışları muazzam bir tezat oluşturmuş. İkili, klasik bir efendi-yaver ilişkisinden ziyade, birbirini tamamlayan uyumsuz bir abi-kardeş portresi çiziyor gibi. Oyuncuların kimyası o kadar tutmuş ki, fantastik unsurlar olmasa bile sırf bu iki karakterin diyaloglarını izlemek için ekran başında kalınabilir. Daha ilk bölümden bunu çok rahat bir biçimde söyleyebilmek de ayrıca sevindirici.

Büyüden arınmış, gerçekçi bir dünya

George R.R. Martin’in Dunk ve Egg Hikayeleri'nden uyarlanan dizi, ölçeği bilerek ve isteyerek küçültüyor. House of the Dragon’da gördüğümüz o gökyüzünü kaplayan ejderhalar ya da Game of Thrones’un dünyayı tehdit eden kara büyüleri burada yok. Yani henüz yok. Targaryen hanedanı hala Demir Taht’ta oturuyor olabilir ama kamera saray koridorlarında değil, çamurlu yollarda, hanlarda ve turnuva alanlarında dolaşıyor. Bu tercih, Westeros’u hiç olmadığı kadar "yaşanmış" ve gerçek kılıyor.

Dunk’ın sıradan bir gezgin şövalye olma çabası ve Egg’in gizemli ama bir o kadar da savunmasız hali, hikayeyi mitolojik bir destandan çıkarıp, hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor. Karakterlerin dertleri dünyayı kurtarmak değil; bir sonraki öğünü bulmak, zırhı tamir ettirmek veya onurlarını korumak. Bu ölçek küçülmesi, diziyi o devasa yapımların anlatısal yükünden kurtararak, izleyiciye nefes alabileceği, daha samimi bir alan açmış.

Kehanetlerin gölgesinden uzakta

Dizinin en büyük avantajlarından biri de, izleyicisinden ansiklopedik bir bilgi birikimi talep etmemesi. "Acaba bu kimin dedesiydi?", "Hangi kehanet gerçekleşiyor?" diye düşünmeden, sadece Dunk ve Egg’in yolculuğuna odaklanabiliyorsunuz. House of the Dragon ve Game of Thrones’u şekillendiren o kıyamet senaryoları ve ağır politik entrikalar, bu dizinin ufkunda şimdilik görünmüyor. Bu da Yedi Krallığın Şövalyesi'ne, abilerinin mirasına saygı duyan ama kendi şarkısını söylemekten çekinmeyen özgür bir ruh kazandırıyor. Dolayısıyla bu dizi hakkında sohbet ederken ansiklopedi kalınlığındaki kaynaklarıma başvurmayacak olmak da benim için ekstra keyifli.

Bu durum, Westeros evrenine girmek isteyip de gözü korkan yeni izleyiciler için harika bir fırsat. Ön hazırlık gerektirmeyen, temiz bir sayfa. Ancak eski topraklar için de durum keyifli; arka planda dönen Targaryen siyasetine dair ipuçları ve tanıdık hane isimleri, dikkatli izleyiciler için oraya buraya serpiştirilmiş lezzetli ekmek kırıntıları gibi. Dizi, hem sadık hayranları ödüllendiriyor hem de yeni gelenleri kucaklıyor.

Şans bizden yana

Görsel olarak dizi, gösterişten uzak ama son derece estetik bir sinematografiye sahip. Renk paleti, Westeros’un tozunu ve toprağını hissettirecek kadar mat, ama karakterlerin umudunu yansıtacak kadar da canlı. Yönetmen Owen Harris, aksiyonu ve dramayı dengelerken, hikayenin mizahi tonunu da asla elden bıraktırmıyor.

Sonuç olarak, Yedi Krallığın Şövalyesi, devasa bütçeli fantastik dizilerin arasında mütevazı ama kendinden emin bir duruş sergiliyor. Şövalyeliğin sadece kılıç sallamak değil, doğru olanı yapmak olduğunu hatırlatan bu hikaye, şahane bir başlangıç yaptı. Dunk’ın dediği gibi şans onlardan yana mı bilinmez ama izleyici olarak şansın bizden yana olduğu kesin. Westeros’ta bahar havası esiyor ve bu havayı bir de bu şekilde solumak gerçekten çok keyifli. 💫

Paylaş