Pluribus'ın bu bölümü, alışılmış temposunun dışına çıkmadan, yine usul usul izlediği yavaş tonuyla canımıza okuyor. Hatta şimdiye kadarki anlatılar içerisinde dinamik olarak en zayıf bölüm bile olabilir. Ama her hikayenin kendini kurmaya ihtiyacı vardır, değil mi?

Söz ettiğimiz yavaşlama, Carol'ın durumu çözmek için küçük ipuçlarını sabırla birleştirerek büyük resmi görme çabasına odaklanmak için gerekli. Carol, dünyayı saran virüs nedeniyle normal koşullarda düşünmek zorunda kalmadığı en temel gereksinimlerini bile kendi başına çözmek durumunda kalıyor. Özellikle trip atmaya başlayan uzaylı arkadaşların koyduğu ambargodan sonra karakterimizin yalnızlığını daha çok gözlemliyoruz.
Ambargo

Bölümün dünya inşasına katkısı devam ederken; kolektif zihin mi desek, kovan mı desek, birleşik bilinç mi desek bilemiyorum, herhangi birini kullanabilirim gibi geliyor, umarım yadırgamazsınız... İşte bu işgalci varlıklar geçtiğimiz bölümde yaşananlardan ötürü Carol'ı bir tehdit unsuru olarak görüyor. Dolayısıyla araya bir mesafe koyuyorlar. En basitinden bir çöp atılmasının bile rica üzerine gerçekleşmesi, durumun kritikliğini özetler nitelikte. Birleşik bilinç bu ambargo süresince Carol ile iletişime geçmekten bile kaçınıyor. Aslında bu durum hem komik hem de durumun ciddiyetini ele veriyor. Carol'ın kendi başına geliştirdiği teorinin, canavarı korkutacak kadar önemli olduğunu gösteriyor.

İzolasyon süreci

Carol'ın kolektif zihine bağımlı olmaya zorlanması karşısındaki direncini ve inatçılığını anlamak mümkün. İlk bölümden de hatırlayacağımız üzere zaten kaskatı bir kadın. Onun dilinden anlayan tek insan Helen'dı ve o gittikten sonra da haklı olarak daha da içine kapandı.
Yardım isteyebileceği pek bir seçeneği yok ama Carol, bileğindeki kelepçeyi bile kendi çabasıyla çıkarttı. Bu sahne biraz da karakterimizin gerçek yalnızlığını gözümüze sokmak için verilmiş; çünkü kolektif zihin şimdiye kadar bir şekilde etrafta gezinmiş ve Carol'ın gerçek yalnızlığını perdelemeyi başarmıştı. Ancak Zosia'nın açığının ortaya çıkmasıyla Carol'ı tamamen izole etme kararı aldı ve onu tam anlamıyla yalnız bıraktı.
Bölümün yıldızı

Laf lafı açıyor ve yine bir şekilde ana karakterimiz Carol'a hayat veren Rhea Seehorn'a geliyoruz. Bölümün neredeyse tamamını tek başına sırtlayan başarılı aktör, ciddi anlamda takdire şayan bir iş çıkarıyor. Gilligan'ın tek mekanda ya da tek kişiyle ortaya çıkardığı işlere aşinayız ama bu kadar durağan bir hikayenin içerisinde parıldamak gerçekten doğal bir yetenek ister. Böyle uçuk bir distopyada karmaşık düşüncesini, hayal kırıklığını ya da ödünün kopuşunu bir şekilde ama en önemlisi doğal bir şekilde izleyiciyle geçirebilmesi çok kıymetli.
Yükseliş

Hikayenin ilerleyişi, minik keşiflerden büyük bir hazineye ulaşma süreci, yokuş yukarı bir tırmanışı anımsatıyor. Asıl kritik nokta ise uzaylı dostlarımızın bu ani tavır değişikliği. Carol kendini kaybettiğinde milyonlarca insanın hayatına sebep olmuştu fakat o durumda bile böyle bir tepkiyle karşı karşıya kalmamıştı.
İşte bu durum aslında o Carol'ın, varlıklarını tehdit edecek bir bilgiye o kadar yaklaştığını gösteriyor ki, tüm şehri terk etmeyi dahi göze alabiliyorlar. Bu zihin de sanırım kendini ilk kez bu kadar köklü bir tehdit altında hissediyor. Carol'ın, işgalcilerin yalan söyleyemediğini keşfetmesi, onların da kendilerini manipülasyondan korumak için yüz yüze iletişimden tamamen kaçınma stratejisi izlemesine yol açıyor. Yüz yüze iletişimi geçtim, telefona bile cevap vermiyorlar...
Besin kaynağı

İlk bölümlerden hatırladığımız kadarıyla bu zihin, verimlilik konusunda da gerçekten fazlasıyla katı. Beyinler ele geçirilse de insan bedeni bir şekilde hareket etmeye devam ediyor. Bölüm içerisinde tüm ihtiyaçlarını gideren bir sıvı tükettikleri görülüyor. Carol, çektiği videoda bu sıvıya dair tahminlerini yürütüyor fakat içeriğini tam anlamıyla bilmediğini söylüyor.
Daha sonra üretim merkezinden elde ettiği ana malzemelerden birini araştırmaya koyulurken, bir köpek mamasıyla olan benzerliği dikkat çekiyor ve dehşet verici teori burada ortaya çıkıyor. İkinci bölümde, öldürmek konusunda katı olduğu, bir böceği bile kasıtlı olarak öldüremeyeceğini söyleyen bu bilinç, peki insan vücudunun ihtiyaç duyduğu proteini nereden karşılıyor?
Burada Carol'ın tepkisi de takdire şayan çünkü örtüyü kaldırdığında anlık bir tepki veremeden, muhtemelen sonrasında kafasında birleştirdikleriyle birlikte bir çığlık atıyor. Tüm bu verimlilik bağımlılığı ve protein arayışı göz önüne alındığında ortaya şöyle bir soru çıkıyor; hayatını kaybeden insanların cesetlerini kendileri için protein kaynağı olarak kullanıyor olabilirler mi?
Sonuç ve beklentiler

Sonuç olarak; ben Pluribus'un 5. bölümüne zayıf demeyi kabul etmek istemiyorum, eğer zorunlu bir geçiş köprüsü olarak bakabilirsek, kesinlikle gerekli bir hamleydi. Yavaş temposuna ve yer yer sinir bozuculuğuna rağmen Carol ve kolektif zihin arasındaki iplerin kopmak üzere olduğunu netleştiren bir bölümdü. İletişim yok, Carol yalnız kalmaya, zorlukları aşmaya ve keşfetmeye mecbur. Bu sessizliğe katlanması biz izleyiciler olarak zorlayıcı olabilir belki ama bence hikayenin ilerleyişi için harika bir zemin hazırlanıyor.


Yorumlar