Açık konuşalım, hepimize yutturulan o meşhur "ölüm bizi ayırana dek" yeminleri David Freyne'nin son filmi Eternity’de koskocaman bir yalana dönüşüyor. Ya o büyük perde kapandığında her şeyin bittiğini sanarken kendimizi ucuz bir otel lobisini andıran, floresan ışıklı bir bekleme salonunda bulursak?

Freyne, bu büyüleyici ölüm sonrası komedisinde cenneti, bulutların üzerinde arp çalan meleklerle dolu bir yer olarak değil, form doldurmanız, sıra beklemeniz ve en önemlisi "sonsuzluk paketinizi" seçmeniz gereken bir bürokrasi cehennemi olarak resmediyor. Film, basit bir eski sevgiliyle karşılaşma hikayesini alıp, bunu evrenin en zor kararına dönüştürüyor. İki ruh eşi arasında seçim yapmak zorundasınız ve bu sefer boşanma diye bir seçenek yok.
Larry, gözlerini açtığında kendini ne ateşler içinde ne de beyaz ışıklarla süslü bir kapı girişinde bulur; o, daha çok belediye binasının evrak kayıt odasıyla vasat bir kongre merkezinin kırma bebeği gibi duran bir araf istasyonunda. Üst katta kalacak bir otel, yanda ise bitmek bilmeyen tanıtımların yapıldığı bir fuar alanı var. Buradaki görevliler yeni ölenlere "Hangi sonsuzluk sizin için daha uygun?" sorusunun cevabını bulmalarında yardımcı olan, prim usulü çalışan pazarlamacılar gibi. Larry’nin bu gri düzendeki yalnızlığı, karısı Joan’ın da kısa süre sonra nalları dikip yanına gelmesiyle sona erer. Ancak bu kavuşma sevinci kursaklarında kalır; çünkü Joan’ın yıllar önce savaşta kaybettiği ve o günden beri sabırla, bir sadakat abidesi gibi onu bekleyen ilk kocası Luke da sahneye giriş yapar.

Westworld usulü
Joan, şimdi elinde kozmik bir bombayla baş başadır: Sonsuza dek kiminle uyanacak?
Senaristler Freyne ve Patrick Cunnane, bu dünyanın kurallarını ve absürtlüğünü inşa etmek için fazlasıyla mesai harcamışlar. Günün saatlerini belirtmek için mekanik bir ses eşliğinde inip kalkan "sahte gün doğumu" perdeleri gibi detaylar filmin mizah dozunu zekice ayarlıyor, hatta birkaç noktada Wall-E’yi bile anımsatıyor. Bu yapaylık, karakterlerin yaşadığı "gerçek" duygularla harika bir tezat oluşturuyor ve filmin mizahı, büyük oranda bu "seçmeli sonsuzluk" konseptinden besleniyor.

Westworld’ü andıran bu temalı bölgeler, karakterlerin kişiliklerine dair ipuçları verirken, seyirciyi de "Ben olsam hangisini seçerdim?" sorusuyla baş başa bırakıyor. Ancak işler ciddileştikçe, senaryo da bu şakaların arkasına sığınmayı bırakıp karakterlerin kalbine iniyor. Joan, Larry ve Luke arasındaki o hassas denge, izleyiciyi sürekli diken üstünde tutuyor. Çünkü sistem çok acımasız: Bir kez sonsuzluk paketinizi ve partnerinizi seçtiğinizde geri dönüş yok. Ayrılmak yasak, pişmanlık yasak. Eğer Joan, Luke’u seçerse Larry kendi sonsuzluğuna tek başına (ya da başkasıyla) gidecek ve komşu ziyareti diye bir şey söz konusu bile değil. Bu kural, filmin gerilimini basit bir aşk üçgeninden çıkarıp, varoluşsal bir krize dönüştürüyor.
Mükemmel eşleşme yoktur, sadece zor tercihler vardır

Elizabeth Olsen, Joan rolünde harikalar yaratıyor. O, sadece iki erkek arasında kalmış şaşkın bir kadın değil, hayatı boyunca başkaları için fedakarlık yapmış bir anne ve eş olarak, belki de ilk defa "Ben ne istiyorum?" sorusunu kendine seneler sonra soran, iradesini eline almaya çalışan bir kadın. Onun gerginliği, kararsızlığı ve arada kalmışlığı o kadar sahici ki, Olsen’ın performansı filmin duygusal kökenini oluşturuyor.
Miles Teller ise Larry rolünde, alıştığımız o "havalı çocuk" imajını bir kenara bırakıp, biraz huysuz, biraz yorgun ama eşine sırılsıklam aşık bir adam portresi çiziyor. Eşini ilk kez gerçekten gören, onun sadakatini artık cepte göremeyen ve bunun için mücadele eden bir adam. Teller’ın performansı, karakterin o hafif antipatik "yaşlı adam" enerjisiyle Larry’yi sempatik kılmayı başarıyor. Diğer köşede ise Callum Turner’ın canlandırdığı Luke var. Turner, Teller’ın aksine çok daha yumuşak, daha "idealize edilmiş" bir figür. O, savaşta ölen kahraman; Joan’ın hafızasında hep genç, hep mükemmel kalmış olan o ilk aşk. Sessiz özgüveni ve yıllardır beklemiş olmanın verdiği o melankoli, Luke’u güçlü bir rakip yapıyor.
Sürekli dönen çark ve yan karakterlerin önemi

Bu ana performansların hiçbiri "Ben buradayım, bana Oscar verin!" diye bağırmıyor belki fakat aksine abartısız ve doğal olmaları, filmin o tuhaf atmosfer içinde bile ayaklarının yere basmasını sağlıyor. Ancak asıl enerji patlaması, yan karakterlerden geliyor. Özellikle Da'Vine Joy Randolph ve Ryan Gosling burunlu adam John Early, kendi satış kotalarını doldurmaya çalışan, rekabetçi ve hırslı "sonsuzluk acenteleri” karakterleriyle birçok yerde rol çalıyorlar. Ryan ve Anna'nın pasif-agresif kurumsal dilleri, arafın o boğucu bürokrasisini kahkahaya boğuyor. Ayrıca Joan’ın arkadaşı Karen rolünde Olga Merediz, kısa ekran süresine rağmen hikayeye kattığı derinlikle parlıyor; gerçek mutluluğun bazen çok geç hatta öldükten sonra bile fark edilebileceğinin canlı kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.

Elbette Eternity kusursuz bir film değil. Filmin iç mantığı, bazen kendi koyduğu kurallarla çelişiyor. "Neden sistem böyle işliyor?", "Bu kuralları kim koydu?" gibi sorulara takılırsanız, filmin büyüsü biraz bozulabilir. Freyne, dünya inşasında bazen detaylarda boğulup büyük resmi flu bırakabiliyor. Ancak bu mantık hataları, filmin vaat ettiği romantik komedi lezzetini baltalayacak türde değil. Hayal edilen ahiret o kadar yaratıcı ve değişken ki, karakterler bir simülasyondan diğerine savrulurken, siz de mantığı bir kenara bırakıp yolculuğun tadını çıkarıyorsunuz.
Ölümden sonra büyümek

Nihayetinde Eternity, sadece "Kimi seçecek?" sorusunun peşinden koşan ucuz bir romantik komedi değil. Aksine, hayatın, seçimlerin ve "sonsuzluk" kavramının ağırlığının komik ve hayal gücü dolu bir keşfi. Film, neşeli ve kahkaha dolu anlarının arasına, insanın boğazını düğümleyen o dokunaklı soruları sokuşturmayı başarıyor. Aşk, zamanı aşar mı? Yoksa aşk da zamanla ve mekanla sınırlı, dünyevi bir ihtiyaç mı? Joan’ın yolculuğu, sadece doğru erkeği seçmekle ilgili değil, kendisi için doğru olan "sonsuzluğu" ve benliği bulmakla ilgili.

Kapanışı yaparken şunu söylemek istiyorum. Eğer ölümden sonra bizi bekleyen şey Miles Teller ve Callum Turner arasında bir seçim yapmaksa, cehennem sandığımız kadar kötü bir yer olmayabilir. 🤪 Ancak Eternity, asıl cennetin bir başkasıyla değil, insanın kendi kararlarıyla barışık olduğu yerde kurulduğunu fısıldıyor. David Freyne, bizi güldürürken bir yandan da şu rahatsız edici soruyu zihnimize ekiyor: Sonsuza kadar aynı şarkıyı şarkıcıyı dinlemek zorunda kalsaydınız, o kişi gerçekten kim olurdu? Biletinizi almadan önce iyi düşünün, çünkü bu konserde iade söz konusu değil.

Yorumlar