Ryan Coogler imzalı Sinners’ın Oscar tarihinin en fazla adaylık alan filmi olarak rekor kırmasının ardından, yönetmenin türler arası geçişlerle bezeli bu iddialı aksiyon-korku yapımına duyulan ilgi yeniden alevlendi. Film, Jim Crow döneminin Güney Amerika’sına geri dönen ikiz kardeşler Stack ve Smoke’u (iki karaktere de Michael B. Jordan hayat veriyor) merkezine alırken, vampir mitolojisini ırkçılık ve kültürel sömürü gibi tarihsel yaralarla iç içe geçiriyor.
Sinners, doğaüstü unsurları yalnızca gerilim yaratmak için değil, toplumsal hafızayı eşelemek için kullanan nadir yapımlardan biri. Aynı ölçekte cesur projeler bulmak zor olsa da, vampir anlatısını benzer tematik derinliklerle işleyen pek çok dizi mevcut.
Aşağıdaki yapımlar, Coogler’ın türleri harmanlayan filmine birebir benzemese de; inanç, güç arzusu, aidiyet ve kimlik arayışı gibi temaları işlerken kültür ve tarihle bağ kuran yapımları bir araya getiriyor. Interview with the Vampire’dan True Blood’a uzanan bu liste, daha kanlı, daha karanlık ve vampir merkezli hikâyeler arayanlar için güçlü alternatifler sunuyor.
7- Penny Dreadful (2014–2016)

Victoria döneminde geçen gotik bir dönem gerilimi olan Penny Dreadful; Dracula, Frankenstein’ın Canavarı ve Dorian Gray gibi edebiyatın ikonik figürlerini aynı karanlık evrende buluşturur. Dizi, kâşif Sir Malcolm Murray (Timothy Dalton), Amerikalı silahşor Ethan Chandler (Josh Hartnett), bilim insanı Victor Frankenstein (Harry Treadaway) ve medyum Vanessa Ives’ın (Eva Green), Murray’nin kızını gizemli bir yaratıktan kurtarma çabasıyla başlar; ancak hikâye kısa sürede 1890’lar Londra’sını tehdit eden çok daha büyük doğaüstü dehşetlere uzanır. Sinners ile aynı tarihsel arka plana sahip olmasa da, inanç, içsel çatışma ve ruhsal azap gibi temaları derinlemesine işler. Psikolojik gerilimi ön plana çıkaran yapım, ani korkutma anlarından ziyade karakterlerin karanlıkla yüzleşirken yaşadığı duygusal yıkıma odaklanır. Kasvetli atmosferi, güçlü oyunculuk performansları ve edebi derinliğiyle, tıpkı Sinners gibi türler arasında ustalıkla dolaşan bir anlatı sunar.
6- The Strain (2014–2017)

Oscar ödüllü Guillermo del Toro’nun yaratıcılığını üstlendiği The Strain, gizemli bir uçak inişinin ardından tüm yolcuların ölü bulunmasıyla başlayan bir salgın hikâyesini merkezine alır. CDC ajanı Dr. Ephraim Goodweather (Corey Stoll), New York’a yayılan vampirik bir virüsle karşı karşıya kalır. İnsanlık, “The Master” adı verilen kadim bir vampir varlığın tehdidi altındadır. Sinners’daki bar baskını sahnesini andırır biçimde, burada da vampirler romantize edilmez; aksine parazit, istilacı ve acımasız yaratıklar olarak resmedilir. Yoğun şiddet, yüksek tempolu çatışmalar ve hayatta kalma mücadelesi, diziyi sert ve ilkel bir deneyime dönüştürür. İnsanlık ile karanlık güçler arasındaki savaş, tıpkı Sinners’ta olduğu gibi, türün kanlı doğasını saklamadan gözler önüne serer.
5- Buffy the Vampire Slayer (1997–2003)

Daha genç bir izleyici kitlesine hitap ediyor gibi görünse de, Buffy the Vampire Slayer özünde doğaüstü tehdidin gölgesinde büyümek zorunda kalan bir kahramanın hikâyesidir. Buffy Summers (Sarah Michelle Gellar), Sunnydale’i vampirlerden, iblislerden ve karanlık güçlerden korumakla yükümlü bir “Avcı”dır. Lise ve üniversite hayatını sürdürmeye çalışırken en yakın arkadaşları Willow (Alyson Hannigan) ve Xander (Nicholas Brendon) ile birlikte dünyayı kurtarmaya devam eder. Vampir mitolojisi burada ergenlik kaygılarının ve kimlik arayışının metaforuna dönüşür. Sinners kadar tarihsel bir bağlam sunmasa da, karakterlerin duygusal yüklerini ve sevdiklerini koruma çabasını merkeze alarak güçlü bir aidiyet ve “seçilmiş aile” teması kurar. Buffy’nin sıradan bir genç kız olamama gerçeğiyle yüzleşmesi, onu izleyicinin bağ kurduğu kalıcı bir kahramana dönüştürür.
4- True Blood (2008–2014)

HBO’nun kült vampir dizisi True Blood, sentetik kanın icadıyla vampirlerin kimliklerini insanlara açıkladığı bir dünyada geçer. Telepatik garson Sookie Stackhouse (Anna Paquin), 174 yaşındaki vampir Bill Compton’a (Stephen Moyer) âşık olur ve kendini şekil değiştirenlerin, kurt adamların, perilerin ve cadıların cirit attığı tehlikeli bir evrende bulur. Vampirler toplum tarafından tamamen kabul edilmez; aksine, onlara karşı örgütlenen gruplar ortaya çıkar. Sinners’ta Remmick’in karakterleri manipüle ederek kana susamış varlıklara dönüştürmesi gibi, burada da vampirler baştan çıkarıcı ama yıkıcı güçler olarak betimlenir. Dizi, özellikle final sezonlarına doğru artan kan dozu ve abartılı şiddetiyle, Sinners’ın yüksek tempolu finalini aratmayan bir yoğunluk sunar.
3- Midnight Mass (2021)

Sinners’ın dinsel alt metni, özellikle Sammie’nin müzik tutkusu ile kilise içindeki rolü arasında sıkışmasında kendini gösterir. Mike Flanagan imzalı Midnight Mass ise inanç ile doğaüstü arasındaki çizgiyi daha da belirginleştirir. Dört yıl hapis yattıktan sonra memleketine dönen Riley Flynn (Zach Gilford), kasabaya yeni gelen karizmatik rahip Father Paul’ün (Hamish Linklater) gerçekleştirdiği mucizelerle sarsılır. Ancak bu mucizeler, kasabaya kabul edilen vampirik bir varlığın gölgesinde gerçekleşmektedir; rahip onu yanlışlıkla bir melek olarak yorumlar. Dizi, dini fanatizm, ahlaki çürüme ve sahte kurtuluş temalarını işlerken gerilimi ağır ağır inşa eder. Tıpkı Sinners’ın finalde patlayan insan-vampir çatışması gibi, Midnight Mass de sabırlı anlatımının ardından dehşeti kaçınılmaz bir sona taşır.
2- Interview with the Vampire (2022–)

Anne Rice uyarlaması olan AMC yapımı Interview with the Vampire, Louis de Pointe du Lac’ın (Jacob Anderson) ölümsüzlükle kurduğu problemli ilişkiyi derinleştirir. Dubai’de bir gazeteciye hayat hikâyesini anlatan Louis, Lestat de Lioncourt’un (Sam Reid) cazip ama yıkıcı teklifini kabul ederek vampir olur; ancak sonsuz yaşam, beraberinde sonsuz pişmanlık getirir. New Orleans fonunda gelişen hikâye, Claudia’nın (Bailey Bass/Delainey Hayles) trajik varoluşuyla daha da katmanlanır. Dizi, tıpkı Sinners gibi vampir anlatısını Siyah tarih, ırkçılık ve kimlik mücadelesiyle ilişkilendirir. Caz ve orkestral müzik kullanımı dönem atmosferini güçlendirirken, Louis ile Lestat arasındaki tutkulu ve toksik bağ izleyiciyi psikolojik bir gerilimin içine çeker.
1- The Originals (2013–2018)

The Vampire Diaries evreninden doğan The Originals, kadim vampir kardeşler Klaus (Joseph Morgan), Rebekah (Claire Holt) ve Elijah Mikaelson’ın (Daniel Gillies) New Orleans’a dönüşünü konu alır. Bir zamanlar inşa etmeye yardım ettikleri şehirde artık istenmeyen figürlerdir; Klaus’un eski öğrencisi Marcel (Charles Michael Davis) kontrolü ele geçirmiştir. Güç mücadelesi, aile sadakati ve geçmişle hesaplaşma dizinin temel dinamiklerini oluşturur. Tıpkı Sinners’ın 1930’lar Mississippi’sinde Amerikan güney folklorunu anlatıya dahil etmesi gibi, The Originals da New Orleans’ın kültürel ve doğaüstü mirasını hikâyesine yedirir. Mikaelson kardeşler arasındaki karmaşık bağ, ihanetler ve fedakârlıklarla sınansa da, aile kavramı her zaman merkezde kalır.
Kaynak: Collider

Yorumlar