Rastgele denk gelip aklımdan çıkaramadığım bir cümle var: "Anne ve babaların kederleri, en az sevinçleri kadar gizlidir."
Tarih boyunca bu gizlilik, özellikle büyük sanatçıların hayatlarında hep bir merak konusu olmuş. Chloé Zhao'nun yönetmen koltuğunda oturduğu Hamnet, işte bu gizli kederin perdesini aralıyor ve bizi William Shakespeare'in en ünlü eseri Hamlet'in doğum sancılarına götürüyor.

Hamnet, alışılagelmiş bir biyografi filmi ya da kuru bir tarih dersi değil. Film, 1596 yılında, henüz 11 yaşındayken hayatını kaybeden Shakespeare'in çocuğunun, babasının kaleminde nasıl ölümsüz bir hayalete dönüştüğünü anlatan, derinden hissedilen bir yas şiiri. Maggie O'Farrell'ın çok satan romanından uyarlanan yapım, tarihsel gerçeklikten ziyade duygusal hakikatin peşine düşüyor ve izleyiciyi o dönemin Stratford'una, çamurlu yollara ve rutubetli odalara hapsediyor.

Zhao, bu kurguyu o kadar zekice ve tutkulu bir dille işliyor ki, izlerken "gerçekten böyle olup olmadığını" sorgulamayı bırakıp, sadece karakterlerin acısına ortak oluyorsunuz. Hamnet bir gizemi çözme iddiasında değil; aksine, o gizemi derinleştirerek yasın yaratıcılığına ve insan olmanın en acı verici hallerine dikkat çekiyor.
Ormanın kızı

Zhao, filmin temposunu başlangıçta bilinçli bir yavaşlıkla kuruyor. Bu, Agnes'in (tarihte Anne Hathaway olarak biliniyor) dünyasını tanımamız için gerekli bir nefes alma süreci. Agnes, merhum annesi gibi kasabada "cadıvari" bir üne sahip, ormanda saatlerce dolaşan, doğayla bütünleşmiş, şahinlerle konuşan özgür bir ruh. Jessie Buckley, Agnes rolünde sadece oynamıyor, o dönemde yaşamış ve o dönemin havasını solumuş biri olduğuna her davranışıyla inandırıyor bizi. Her bakışında, her gülümsemesinde, geleceği sezen ama kaderi değiştiremeyen bir kadının bilgeliği ve çaresizliği var. Onun yabani cazibesi de kasabanın genç öğretmeni William'ı mıknatıs gibi çekiyor.

Paul Mescal ve Jessie Buckley arasındaki kimya, filmin en güçlü köklerinden. Mescal, şair olma hayalleri kuran o genç adamın içindeki ateşi ve sıkışmışlığı yansıtıyor. William'ın annesi Mary’nin tüm huzursuzluğuna ve itirazlarına rağmen kurdukları bu yuva, Agnes'in doğayla olan bağıyla şekilleniyor. İlk çocukları Susanna'nın ormanda, özgürlüğün kucağında doğduğunu hayal eden film, ikizler Judith ve Hamnet'in doğumunu daha kapalı, daha tekinsiz bir atmosfere taşıyarak yaklaşan felaketin de ilk sinyallerini veriyor. Mutluluk ve trajedi, aynı çatının altında, zamanın akışını bekliyor.
Yaratıcılığın ve baba olmanın bedeli

Hikayenin en can alıcı noktası, William'ın Londra tiyatrolarında yıldızını parlatmaya çalıştığı, hayallerinin peşinden koştuğu o dönemde evde baş gösteren felaket. William, kelimelerle yeni dünyalar yaratırken, geride bıraktığı gerçek dünyası, yani ailesi kaçınılmaz bir hastalıkla, Veba'nın soğuk nefesiyle yüzleşiyor. Bu noktada film, sanat uğruna yapılan fedakarlıkların, yoksulluğun ve fiziksel yokluğun getirdiği vicdan azabını çok ince bir yerden yakalıyor. Bir baba, sahnede alkışlanırken, evde çocuğunun ateşi yükseliyor. Bu tezat da filmin duygusal yükünü omuzlarımıza yüklemeye devam ediyor.

Ölüm, filmde gürültülü bir melodramdan ziyade, sessiz ve yıkıcı bir çöküş olarak resmedilmiş. Tarihsel kurgularda gördüğümüz o büyük yas sahnelerinin aksine, burada acı evin duvarlarına, eşyaların sessizliğine siniyor. Darren Aronofsky'nin The Fountain'ı, Kenneth Lonergan'ın Manchester by the Sea'si ya da yine Paul Mescal'li Aftersun'ın hüznünü taşıyan bir film olduğunu düşünüyorum ben Hamnet'in. Özellikle The Fountain'daki yasla başa çıkma biçiminin başka bir güce yönlendirilmesi durumu, bu filmde de görülen bir kaçış ve bu duygusal yoğunluğun benzeşmesi dahi başlı başına bir efsane haline getiriyor Hamnet'i.



Zhao ve O'Farrell da Shakespeare'in bu kederini oyununun her satırına, her dizesine nasıl işlediğini gösteriyor. Acı sadece bir duygu durumu değil, artık devam etmenin anlamsızlığına dair kitleleri etkisi altına alan bir varoluşsal krize dönüşüyor.
Ölümsüzlük

Agnes, yitirdiği çocuğun ardından yaşayan bir ölüye dönüşmüşken; Shakespeare, sanki hayatına devam edebilen taraftır. Ta ki acısının aslında yok olmadığını, yalnızca başka bir yerde ve başka bir biçimde yaşamaya devam ettiğini anladığımız ana kadar. Bir parçaları toprağın altına girerken, babası William sahnede, ismiyle onu bir hayalet olarak geri çağırıyor. Çocuğun bedeni göçmüş olabilir ama ruhu, babasının kaleminde, tiyatro sahnesinde sonsuz bir arafta yaşamaya mahkum ediliyor. Bu, bir babanın yavrusunu yaşatma çabası mı, yoksa kendi vicdanını rahatlatma ayini mi? Film, bu sorunun cevabını izleyiciye bırakıyor ama şunu net bir şekilde hissettiriyor: Hamlet bir intikam trajedisi değil, bir babanın oğluna yazdığı en uzun ve en acı veda mektubu.

Bu yorumlama, Shakespeare'i çağdaş bir romancı hassasiyetiyle ele alıyor ve bazıları için yanıltıcı gelebilir. Ancak bu yanılsama o kadar güçlü bir sinematik dille anlatılıyor ki, ikna olmamak elde değil. Shakespeare'in dehşeti belki yıllar sonra Macbeth'te bir başkasının ölümünde ortaya çıktı, kim bilir? Ama Hamnet, bu acıyı şimdiye, o ana ve o isme mühürleyerek müthiş bir cesaret örneği sergiliyor. Yüzyıllar öncesine uzanıp, Shakespeare ve Agnes'i birer "ikon" olarak değil, evlat acısıyla yanan iki insan olarak kucaklıyor.
Görsel bir ağıt

Filmin teknik işçiliği, hikayenin duygusal derinliğine mükemmel bir eşlikçi olmuş. Görüntü yönetmeni her kareyi bir tablo gibi işliyor; ışığın kullanımı, gölgelerin dansı ve doğanın o çiğ güzelliği, Agnes'in iç dünyasının yorgunluğunu yansıtıyor. Müzik ise aksiyonun, daha doğrusu o durağan görünen fırtınanın her yerini sarıyor; bazen bir ninni, bazen bir ağıt gibi izleyicinin kalbine işliyor. Oyuncuların performansları ise özellikle Buckley ve Mescal'in omuzlarındaki yük, filmi sadece izlenen değil, "hissedilen" bir deneyime dönüştürüyor. İşte film, bu kategoride de az önce saydığım filmlerin arasında kendisine güzelce yer açıyor.

Hamnet için bir yaratılış efsanesi demek yanlış olmaz. Zhao ve O'Farrell da bu filmle bildiğimiz bir hikayenin bilinmeyen ve karanlıkta kalmış kalbine ışık tutuyor. Bu film bir babanın oğluna vedası, bir annenin sezgisi ve sanatın acının içinden doğuşunun en gerçek kanıtı gibi. Sinemadan çıktığınızda ise aklınızda kalan, sahnede söylenen o meşhur replikler değil, Agnes'in çırpınışları ve William'ın kağıda düşen gözyaşı olacak.

Yorumlar