Emily Brontë’nin Yorkshire bozkırlarından yükselen karanlık, tekinsiz ve vahşi sesi, İngiliz edebiyatının en saf intikam öykülerinden biri olarak bilinir. Geçtiğimiz yıllarda Saltburn, Promising Young Woman filmlerinin yönetmen koltuğunda oturan ve aynı zamanda bir aktör olan Emerald Fennell'ın bu uyarlaması ise orijinal metnin çok daha cüretkar bir versiyonu gibi. Kitabı da filmi de taze taze bitirmiş biri olarak; gelin bakalım birlikte çıkalım şu Uğultulu Tepeler'e...

⛰️
Yazı, Uğultulu Tepeler filmine dair spoiler içermeyecek.

İngiliz edebiyatının olduğu gibi, Dünya edebiyatının da mihenk taşlarından biri olan Wuthering Heights, hiçbir zaman basit bir aşk hikayesi değildi; o, sınıf farkıyla bilenmiş, ırksal dışlanmışlıkla harlanmış ve ölümün bile dindiremediği bir saplantının anatomisiydi. Ne var ki Emerald Fennell’ın 2026 tarihli uyarlamasında bu kasvetli ruhun yerini, estetik kaygıyla cilalanmış yüzeysel bir gösteri alıyor. Gotik derinliğin uğultulu karanlığı silinmiş, geriye yalnızca neon ışıkların altında parıldayan dışı süslü fakat içi bomboş bir dekor kalmış.

Stüdyodan çıkan ilk kareler heyecan verici olsa da, filmi izledikten sonra elimizde kalan şey kocaman bir hayal kırıklığı oldu. Bir roman uyarlamasının kaynak metne %100 sadık kalmasını beklemek elbette gerçekçi değil fakat Fennell’ın versiyonu Brontë’nin dünyasıyla belki ancak %50 oranında bir temas kurabiliyor. Bu da dünya edebiyatının en sarsıcı metinlerinden biri için kabul edilemez derecede düşük, hatta trajik bir oran bence.

İhanetin anatomisi

Filmin en büyük günahı, karakterlerin motivasyonlarını besleyen ana damarları kesip atması. Kitapta Heathcliff’in intikam hırsını tetikleyen, babasının ölümünden sonra Hindley tarafından uğradığı sistematik istismardır. Fennell ise Hindley karakterini adeta senaryodan silip atmış, Heathcliff’in o meşhur canavara dönüşme sürecini de dayanaksız bırakmış. Earnshaw ailesinin fertleri o kadar yanlış verilmiş ki, hikayenin can alıcı noktaları birer birer kağıttan kuleler gibi yıkılıyor.

Daha da fenası, yan karakterlerin uğradığı absürt değişimler. Nelly Dean gibi sessiz bir gözlemcinin intikamcı bir figüre, Isabella Linton gibi naif bir kurbanın sapkın bir karaktere dönüştürülmesi, Brontë’nin dehasına yapılmış bir hakaret niteliğinde. Karakterlerin ruhunu bu denli zedeleyince geriye sadece isim benzerliği taşıyan boş kabuklar kalıyor. Bu film bir uyarlamadan ziyade, ne yazık ki kitabın kapağına bakıp içeriğini kendi fantezileriyle dolduran bir hayran kurgusu tadı veriyor.

Tepelerin elli tonu...

Catherine ve Heathcliff arasındaki o yakıcı çekim, tensel bir yakınlıktan ziyade ruhsal bir işkence. Aralarında doğru düzgün bir fiziksel iletişim bile kuramadan birbirlerinin hayatını karartan, iç içe geçmiş kaderlerine bizleri de tanık eden iki kararmış ruh var karşımızda. Ancak filmde bu derinlikli ve sancılı bağ, her adım başında karşılaştığımız öpüşme ve seks sahnelerine indirgenmiş.

Grinin Elli Tonu uyarlaması dahi bu kadar cüretkar ve yersiz sahnelere ev sahipliği yapmazken, böyle bir esere bu denli basit sahneler yakıştırmak tek kelimeyle edepsizlik. Birbirini sadece düşünerek, doğru zamanda doğru adımları atmayarak dünyalarını birbirleri için cehenneme çeviren bu ikilinin o has ağırlığı, Fennell’ın ellerinde sıradan bir gençlik dramasına, erotik bir gerilime kurban edilmiş. Kendini şimdiye kadar defalarca kez kanıtlamış olan Margot Robbie ve özellikle kendisinden bu kadarını hiç beklemediğim Jacob Elordi, film boyunca performanslarıyla adeta şapka çıkarttırıyor fakat böyle bir uyarlamada fiziksel hazza bu kadar odaklanmak, karakterlerin arasındaki o metafiziksel ve yıkıcı tutkuyu tamamen yok ediyor.

Görselliğin ardındaki sis

Teknik açıdan film, Linus Sandgren’in sinematografisiyle büyüleyici görünüyor. Fennell’in Saltburn’den miras kalan Tumblr estetiği, Yorkshire bozkırlarının o çiğ ve sert gerçekliğiyle taban tabana zıt. Ona rağmen fena bir atmosfer karşılamıyor bizi. Birinci kısım ve ikinci kısım olarak ayıracak olursak da polyester ve lateks detayların uçuştuğu kostümler, dönem atmosferini yansıtmak yerine filmi ucuz bir moda çekimine dönüştürüyor. Görsellik var ama o bozkırın kokusu, o rutubetli duvarların kasveti yok.

Film, absürt bir komedi ile ağır bir melodram arasında gidip gelen tuhaf bir tona sahip. Hatta bazı sahneler parodi gibi duruyor, yönetmenin Brontë’nin eseriyle dalga geçip geçmediğini sorguluyorsunuz...

Uğultu var, içinde ruh yok

Sonuç olarak Emerald Fennell’ın Wuthering Heights’ı, romanı tamamen dışarıda bırakacak olursanız belki başarılı bir dram denemesi sayılabilir. Fakat bu isimle vizyona giriyorsa, biz o mirasa sadık bir ruh bekleriz. Ne yazık ki bize onun yerine, ergen ve kitaba şöyle bir göz gezdirmiş birinin çıkarımlarıyla ortaya çıkmış, pahalı setler ve popüler oyuncularla paketlenip sunulmuş bir iş veriliyor.

Nihayetinde film, görsel estetiğiyle izleyiciyi büyülese de Emily Brontë’nin o tekinsiz ve derin ruhunu yakalamakta yüzeysel kalan bir iş. Eğer aradığınız o gerçek, ruhu sarsan atmosferse, rotanızı kitabın klasikleşmiş sayfalarına veya eski uyarlamalara çevirmeniz çok daha doyurucu bir deneyim olacaktır. Zira bu modern yorumda Heathcliff’in o meşhur intikam ateşi ve Cathy’nin dizginlenemez vahşi ruhu, hikayenin özünden rol çalan cüretkar sahnelerin gölgesinde kalmış. Finalde alkışlar filmin göz kamaştıran prodüksiyon tasarımına gitse de, Brontë’nin o meşhur dünyasını tüm sarsıcılığıyla bekleyenler için geriye buruk bir eksiklik hissi kalıyor.

İtalya’da Geçmeyen Bir “Call Me by Your Name”: Saltburn (2023)
Luca Guadagnino’nun ‘Call Me by Your Name’ini andıran Emerald Fennell’in ‘Saltburn’ü, tüm benzerliklere rağmen, ilk yarıdan sonra fikrinizi tamamen değiştirecek bir gerilim filmi.
Paylaş