Bir filmi neyin başyapıt kıldığı tamamen öznel bir tartışma konusudur. Hiçbir film kusursuz ya da eleştiriden muaf değildir; ancak güzellik, bakanın gözündedir ve pek çok izleyici, bir film kendilerini derinden etkiliyorsa küçük, hatta büyük kusurları görmezden gelmeye hazırdır. Bu durum tüm türler için geçerli olduğu gibi, bilimkurgu da bir istisna değildir. Distopik dramalardan fantastik uzay operalarına kadar uzanan bu geniş yelpaze, kalitenin doğal olarak çok geniş bir aralıkta seyretmesine neden olur.
Elbette resmi olarak başyapıt statüsünde tescillenmiş bilimkurgu filmleri de mevcuttur. 2001: A Space Odyssey veya Alien gibi yapımlar, büyük bir çoğunluk tarafından meşru şaheserler olarak kabul edilir ve hiçbir aykırı görüşün bunu değiştirmesi pek mümkün değildir. Ancak bu zirvedeki filmlerin yanında, başyapıt mertebesine çok yaklaşan ama bir adım gerisinde kalan pek çok yapım da vardır. Bu aslında o filmler için bir yergi değil; aksine, bu kadar seçkin bir grubun kıyısında yer almak bile büyük bir başarıdır. Hata şöyle söyleyelim; bu listedeki filmlerin her biri hala harika yapımlardır, sadece kusursuzluktan bir adım uzakta kalmışlardır. İster birkaç küçük pürüzden, ister tek bir büyük sorundan kaynaklansın, bu on film "neredeyse" başyapıttır.
10- Return of the Jedi (1983)

Orijinal Star Wars üçlemesine yakışır bir final yapmak, ilk iki filmin devasa başarısı göz önüne alındığında her zaman imkansıza yakın bir görevdi. Return of the Jedi, serinin en ikonik ve duygusal anlarını barındırmasına rağmen, ton açısından oldukça dengesiz bir yapı sergiler. Jabba the Hutt'ın sarayındaki o meşhur açılış sekansı, her ne kadar unutulmaz karakterlerle dolu olsa da anlatının geri kalanından tamamen kopuk hissettirir. Bir yanda Luke Skywalker, İmparator karşısında ruhani bir varoluş mücadelesi verirken, diğer yanda mızraklı oyuncak ayıların (Ewoklar) fırtına birliklerini pataklaması, filmin ciddi atmosferine gölge düşürür. Han Solo’nun olay örgüsünde etkisiz kalması ve Leia ile Luke kardeşlik bükümünün zorlama durması gibi pürüzlere rağmen, aksiyonun gücü ve İmparator Palpatine sahnelerinin kalitesi, filmi duygusal açıdan tatmin edici ama kusurlu bir final yapar.
9- Back to the Future Part II (1989)

Sinema tarihinin en iyi senaryolarından birine sahip olan ilk filmin ardından gelen bu devam yapımı, aslında teknik olarak gereksiz olsa da hayranların vazgeçemediği bir deneyimdir. Film, 2015’in ütopik geleceğinden Biff Tannen’ın kontrolündeki cehennemi 1985’e, oradan da ilk filmin içine sızan dâhiyane bir zaman yolculuğu kurgusuna uzanarak üç farklı dönemi başarıyla harmanlar. Ancak karakter gelişimi açısından Marty McFly’ın "tavuk" denilince öfke patlaması yaşaması gibi sonradan eklenen zayıf noktalar ve sevgilisi Jennifer’ın hikaye dışına itilmesi gibi anlatısal boşluklar dikkat çeker. Özellikle tekrar izlemelerde belirginleşen bu kurgusal tercihler, filmi bir eğlence fırtınası yapsa da o tertemiz "başyapıt" kristalinde ufak çatlaklar bırakır.
8- The Abyss (1989)

James Cameron’ın bu sualtı destanı, aslında bir başyapıtın üçte ikisidir. Derin deniz sondaj ekibinin gizemli bir uzaylı varlığıyla karşılaşmasını konu alan yapım, teknik açıdan o dönemin çok ötesinde bir işçilik ve soluk kesen bir gerilim sunar. Cameron’ın set ortamındaki zorlayıcı yönetimi ekrana muazzam bir görsellik olarak yansısa da, film derin felsefi temalara el attığında yönetmenin zayıf karakter yazımı ve aşırı duygusallığa olan meyli gün yüzüne çıkar. Soğuk Savaş gerilimi olarak kusursuz işleyen yapı, uzaylıların belirmesiyle birlikte yerini pembe dizi tadında bir duygusallığa bırakır. Sinema versiyonundaki budanmış finalin özel edisyonda devasa bir tsunami ile onarılması filmi kurtarsa da, Cameron’ın felsefi derinlikteki yetersizliği başyapıt kapısını aralık bırakır.
7- A.I. Artificial Intelligence (2001)

Stanley Kubrick’ten devralınan ve Steven Spielberg’ün ellerinde hayat bulan bu yapım, sinema tarihinin en çok yanlış anlaşılan filmlerinden biridir. Bir robot çocuğun koşulsuz sevgi arayışını Pinokyo temasıyla işleyen film, ton açısından Kubrick’in karanlığı ile Spielberg’ün duygusallığı arasında gidip gelirken izleyiciyi sıklıkla ikilemde bırakır. Birçok kişinin Spielberg’e ait sandığı duygusal sahnelerin aslında Kubrick’in vasiyeti olması, filmin sarsıcılığını artırsa da tempo ve ton uyumsuzluğu filmin genelini hırpalar. Finalin aslında göründüğünden çok daha trajik ve iç karartıcı olması, anlatım kararlarının gölgesinde kaldığı için çoğu izleyici tarafından "mutlu son" sanılarak küçümsenmiştir. Kusurlarına rağmen bilimkurgunun en dokunaklı ve zihin açıcı örneklerinden biridir Artificial Intelligence.
6- Solaris (2002)

Steven Soderbergh’in yeniden yorumladığı bu Tarkovsky başyapıtı, yayınlandığı dönemde hak ettiği değeri göremeyen nadir yapımlardandır. Orijinal filmin o meşhur ağır ve felsefi temposunu bir kenara bırakan Soderbergh, hikayeyi daha yalın, karakter odaklı ve duygusal açıdan daha vurucu bir psikolojik dramaya dönüştürür. George Clooney’nin hayat verdiği Chris Kelvin’in ölen eşinin tezahürüyle yaşadığı suçluluk ve keder sınavı, insan doğasının karanlık köşelerine ışık tutar. Film, büyük aksiyon sahneleri veya teknik şovlar peşinde koşmak yerine sessizliğin ve kederin gücünü kullanır. Orijinalinin devasa gölgesi altında kalsa da, Soderbergh'in versiyonu ana akım sinemanın çok ötesinde, duygusal açıdan kışkırtıcı ve düşündürücü bir denemedir.
5- 2046 (2004)

Wong Kar-wai’nin üçlemesini sonlandıran bu film, zamanın ve hafızanın koridorlarında seyahat eden tren yolcularıyla bilimkurguyu şiirsel bir melankoliye dönüştürür. In the Mood for Love'ın o sıkışmış ve samimi atmosferinden sonra daha geniş bir alana yayılan bu anlatı, karşılıksız aşkın ve nostaljinin insanı nasıl bugünden koparıp geçmişe mahkum ettiğini inceler. Tony Leung’un muazzam performansı, şehvet ve tutkuyla yeni bağlar kurmaya çalışırken geçmişin hayaletlerinden kurtulamayan bir adamın trajedisini kristalleştirir. Filmin karmaşık ve doğrusal olmayan yapısı, selefine duyulan derin bağlılıkla birleşince bazen odağını kaybetse de, bittikten çok sonra bile zihinde yankılanan hüzünlü bir rüya gibidir.
4- Sunshine (2007)

Danny Boyle ve Alex Garland iş birliğinin bu nihilist meyvesi, Güneş'in ölümünü durdurmaya çalışan bir grup bilim insanı üzerinden inanç, bilim ve akıl arasındaki o ince çizgiyi keşfeder. Görsel dili büyüleyici, gerilimi ise nefes kesicidir; ta ki o çok tartışılan üçüncü perdeye kadar. Filmin varoluşsal bir tehditten fiziksel bir korku ögesine (slasher) evrildiği o ani ton değişimi, birçok eleştirmen ve izleyici için sarsıcı ve uyumsuz bulunmuştur. Her ne kadar bu geçişin dinsel fanatizmin aşırılığını temsil ettiği savunulsa da, anlatının geri kalanıyla olan uyumsuzluğu filmin o kusursuz başyapıt çizgisinden sapmasına neden olur. Yine de final anlarındaki duygusal ağırlık ve görsel ihtişam yadsınamaz.
3- Interstellar (2014)

Christopher Nolan’ın teknik bir gövde gösterisine dönüştürdüğü bu uzay operası, görsel spektakül ile insani duygu arasındaki o meşhur denge probleminin en net örneğidir. Fizik kurallarıyla örülü, teknik açıdan hayranlık uyandıran bu yolculuk, ne yazık ki Nolan’ın bazen karakterlerini sadece olay örgüsüne hizmet eden birer fonksiyona dönüştürme eğilimiyle zedelenir. Sevginin zamanı ve mekanı aşan gücü üzerine kurulan mesaj, her ne kadar duygusal finalini hak etse de, zaman zaman kaba ve klişe söylemlerin gölgesinde kalır. Kavramsal tutkusu ve görselliğiyle eşsiz bir deneyim sunsa da, karakter derinliğindeki bazı sığlıklar onu türün mutlak zirvesinden bir adım geride tutar.
2- 10 Cloverfield Lane (2016)

Dan Trachtenberg’in bu kapalı mekan gerilimi, aslında gizemin nasıl ilmek ilmek işlenmesi gerektiğine dair bir ders niteliğindedir. John Goodman’ın tüyler ürperten performansıyla güçlenen sığınak atmosferi, izleyiciyi "dışarıda ne var?" sorusuyla koltuğuna çivilerken, aslında bir psikolojik savaş anlatır. Ancak filmin kusursuzca inşa ettiği bu gerilim, finaldeki dördüncü perdede tamamen gereksiz ve uyumsuz bir aksiyon sekansına evrilerek darbe alır. Cloverfield evrenine eklemlenme çabasının bir sonucu olan bu bombastik final, filmin o ana kadar kurduğu o eşsiz tekinsizliği biraz zedelese de, modern tür sinemasının en başarılı örneklerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmez.
1- Furiosa: A Mad Max Saga (2024)

George Miller’ın efsanevi evrenini bir karakterin geçmişi üzerinden genişleten bu ön bölüm, Fury Road'un o rafine aksiyonundan epik bir dünya inşasına doğru direksiyon kırar. Anya Taylor-Joy ve Chris Hemsworth’ün iştahlı performanslarıyla beslenen anlatı, Miller’ın aksiyon yönetmenliğindeki dehasını bir kez daha kanıtlar. Ancak filmin en büyük talihsizliği, sinema tarihinin en iyi aksiyon filmiyle kıyaslanmak zorunda olması ve artan CGI kullanımıyla o eski "tozlu ve gerçek" havayı biraz kaybetmesidir. Dağınık olay örgüsü ve selefine olan anlatısal göbek bağı, onu müstakil bir şaheser olmaktan alıkoysa da, Miller’ın vizyonu bu yapımı hâlâ türün en özel ve "neredeyse başyapıt" seviyesindeki işlerinden biri kılar.
Kaynak: Collider

Yorumlar