Aktör, yazar, yapımcı, görüntü yönetmeni, baba ve son zamanlarda yönetmen kimliğiyle artık iyice ön planda olan Bradley Cooper'ın bu koltuktaki evrimi, her filminde biraz daha "mükemmeliyetçi bir öğrenciden", "hikaye anlatıcısı bir ruha" dönüşmesiyle taçlanıyor. Is This Thing On?, ilk bakışta o çok tanıdık, ağır aksak ilerleyen bağımsız boşanma dramalarından biri gibi; ancak Cooper’ın projesi bu durağanlığı öyle bir ritimle kırıyor ki, kendinizi filmin akışına kaptırmamanız imkansız.

Film aslında son derece yavaş ilerleyebilecek, içsel hesaplaşmalarla boğulabilecek bir konuya sahipken, keskin diyaloglar ve oyuncuların nefes alan performanslarıyla bir saniye bile sarkmıyor. Will Arnett ve Laura Dern’in canlandırdığı Alex ve Tess Novak çifti, perdede sadece oynamıyorlar, adeta o banliyö evinin mutfağında yılların biriktirdiği o ağır havayı soluyorlar.
Filmin kalbinde yatan o sarsıcı soru, aslında hepimizin bir noktada kıyısından geçtiği bir gerçekliği tokat gibi yüzümüze çarpıyor:
"Benimle mutsuz olmaya var mısın?"

Orta yaşlı, yıllarını birbirine alışarak, birbirinin kusurlarını ezberleyerek tüketmiş çiftler için bu, "seni seviyorum"dan çok daha büyük bir bağlılık yemini. "Seni seviyorum ama mutlu değilim, yine de bu mutsuzluğu bir başkasıyla mutluluk aramaya değişmem" demek, aşkın en çıplak ve en cesur hali belki de. Cooper, bu karmaşık hissi didaktik bir dille değil, karakterlerin beceriksizce birbirine tutunma çabaları üzerinden o kadar samimi anlatıyor ki, Alex ve Tess'in arasındaki o kopuk ama kopamayan bağı iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Hayatın kaçan ritmi

Will Arnett, finans sektörünün gri koridorlarından çıkıp West Village’ın rutubetli stand-up kulüplerine savrulan Alex karakterinde kariyerinin en katmanlı işini çıkarıyor. "Bu adamın ses tonu nereden tanıdık geliyor?" derseniz, kendisinin senelerce BoJack Horseman'a ses verdiğini hatırlatarak başlamak isterim. Arnett'i son zamanlarda benzer yapıda karakterler karşılıyor ve karakterimiz burada da yeteneğiyle bir yerlere gelmeye çalışan bir adam rolünde... Ama o boşanma sürecinin getirdiği o "ne yapacağını bilememe" hali, Arnett’in yüzünde bazen bir komedi, bazen de derin bir trajedi olarak beliriyor.

Alex’in ilk sahne deneyimi, sinema tarihindeki en "rahatsız edici derecede gerçek" anlardan biri olabilir. Sadece içeri ücretsiz girmek için adını komedyenler listesine yazdıracak kadar çaresiz bir adamın, sahnede "Merhaba, boşanıyorum ve bu berbat bir şey" diye sayıklaması, aslında hepimizin hayatta karşılaştığı çöküş anlarından birine verdiği samimi ama beceriksiz bir tepki gibi.
Diğer yanda Laura Dern, Tess rolüyle bir kez daha neden yaşayan en büyük oyunculardan biri olduğunu kanıtlamış. Olimpiyat hayallerini bir kenara itip "anne ve eş" kimliğine sıkışmış bir kadının, yıllar sonra kendi sesini voleybol koçluğuyla bulmaya çalışması, filmin Alex tarafındaki "gürültülü" arayışına harika bir denge getirmiş. Tess'in koç Laird karakteri ile olan sahnelerinde dışa vurulurken, filmin duygusal yükü daha da ağırlaşıyor.
Tanıdık hikayeler, yeni yaralar

Filmi diğer boşanma dramalarından ayıran en güçlü yan karakterlerin hem evrensel hem de aşırı derecede "özel" durumlara yerleştirilmiş olması. Klasik "çocuklara kim bakacak?" krizinin bir komedi kulübü kulisiyle birleşmesi bu tarz filmlerde alıştığımız bir durum değil. Ya da eski eşin yeni bir randevuya çıkacağını öğrenmenin yarattığı o kıskançlık, Cooper’ın elinde taze bir soluğa dönüşüyor. Yan karakterlerin zenginliği de cabası. Alex’in ebeveynleri hikayeye minimal ama güçlü birer katkı sağlamış. Karakterin geçmişinin ve gelecekte dönüşebileceği insanın birer aynası gibiler.
Kameranın arkasındaki ve önündeki Cooper

Bradley Cooper, yönetmen olarak A Star is Born ve Maestro'da sergilediği teknik gövde gösterisini bu filmde biraz daha geri plana çekmiş. Elbette bu onun yeteneğinin azaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, hikayeye hizmet etmek için egosunu dizginlediğini gösteriyor. Matthew Libatique’in belgeselvari, sıcak ve yer yer çirkin olmaktan korkmayan görüntü yönetimi, seyirciyi klostrofobik komedi kulüplerine ve banliyö evlerinin loş ışığına hapsediyor. Müziklerdeki muazzam detaycılık, Alex’in sahneye çıkarken merdivenlerden inişindeki uğultunun değişimiyle size orada olduğunuzu, o heyecanı ve utancı paylaştığınızı hissettiriyor.
Cooper’ın filmde hayat verdiği Arnie karakteri ise filmin neşe kaynağı. Başrolü Arnett’e bırakıp yardımcı oyuncu koltuğuna geçmesi, Cooper’ın bu hikayeye ne kadar güvendiğinin de bir kanıtı bu bana göre. Arnie her an tökezleyip bir kutu yulaf sütünü bomba patlamışçasına her yere saçabilen, uyuşturucu toleransıyla hayatı bir skece çevirebilecek bir adam. Ama tüm bu karmaşık özellikler derin bir ruhla birleştiğinde Alex’in hayatındaki karanlığı dağıtan yegane bir ışığa dönüşüyor.
Sahne ışıkları ve banliyö sessizliği

Elbette Is This Thing On? kusursuz bir başyapıt olma iddiasında değil. Bazı diyaloglar, oyuncuların performansıyla zaten anladığımız duyguları kör göze parmak misali açıklamaya çalışabiliyor. Ayrıca Tess’in hikayesinin, Alex’in stand-up yolculuğunun dinamik ve aktif yapısının gölgesinde kalması ufak bir hayıflanma sebebi olabilir. Alex’in bir şeye sıfırdan aşık oluşunu ve onun için çabalamasını izlemek çok sürükleyiciyken, Tess’in daha melankoli arayışı biraz geri planda kalıyor. Ancak bunlar filmin genelindeki o dürüst ve samimi atmosferi bozmaya yeten şeyler değil.
Gerçekliğin dokusu

Sonuç olarak Bradley Cooper, bu filmle teknik becerilerini hikayenin hizmetine sunarak şimdiye kadarki en olgun işine imza atmış. Alex ve Tess’in birbirlerinin aptalca şakalarına gerçekten güldükleri o anlarda karşımızda bir senaryoyu canlandıran aktörler değil, bir ömrü paylaşmış iki insan görüyoruz. Filmin hafif gibi görünen ama günler sonra bile zihninizde dönüp duran ağırlığı, tam olarak bu dürüstlükten kaynaklanıyor. Onların bir sonraki adımda ne hissedeceğini bilmemek ve hayatın öngörülemezliğini bu biçimde izlemek büyük bir keyif.
Is This Thing On?, sadece bir boşanma veya kariyer değiştirme filmi değil; bir insanın en çiğ haliyle kendini bulma ve yanındakine "Gel, beraber mutsuz olalım." deme cesareti. Cooper’ın bu sinematik yolculuğunda artık kendi sesini, o mikrofonun arkasındaki titrek ama gerçek sesi bulduğunu söylemek mümkün. Filmin bitişiyle beraber kendinize şu soruyu sorarken buluyorsunuz: Mutluluk gerçekten o kadar önemli mi, yoksa önemli olan şey o mutsuzluğu kiminle paylaştığınız mı?



Yorumlar