Televizyon tarihindeki bazı yapımlar yalnızca bir hikâye anlatmaz; karakter inşa eder, zamanla büyür ve izleyicinin hafızasında bir duyguya dönüşür. Better Call Saul tam olarak böyle bir iş. İlk duyurulduğunda çoğu kişi onu Breaking Bad’in gölgesinde, sevilen bir yan karakterin etrafında şekillenen “keyifli bir ek hikâye” olarak görmüştü. Oysa altı sezonun sonunda ortaya çıkan tablo, bir yan diziden çok daha fazlasını işaret ediyor. Bu iş, modern televizyonun en rafine karakter trajedilerinden birini anlatıyor.

⚖️
Yazı, Better Call Saul'a dair spoiler içermiyor.

Vince Gilligan ve Peter Gould’un yarattığı bu dünya, patlamalarla değil sessizliklerle ilerliyor. Breaking Bad’in yükselen tansiyonu ve sert kırılmaları burada yerini sabırlı bir aşınmaya bırakıyor. Walter White’ın dönüşümü dramatik bir sıçramaysa, Jimmy McGill’in Saul Goodman’a evrilişi yavaş, katmanlı ve neredeyse görünmez bir kayma. Gürültüsüz ama derin. İddiasız ama insanı afallatan türden.

Bir kimliğin inşası ve çözülüşü

Jimmy McGill’i sevmek kolay. Küçümsenmiş, ciddiye alınmamış, sürekli birilerinin gölgesinde kalmış bir adam o. Kardeşi Chuck’ın entelektüel üstünlüğü karşısında duyduğu ezilmişlik, hukuk dünyasının kendi içerisindeki aşılamayan duvarları, geçmişinin “küçük dolandırıcı” lekesi… Jimmy’nin tüm mücadelesi aslında kabul görmek üzerine kurulu. Onu izlerken, hatalarının ardındaki insani dürtüyü görebiliyoruz.

Sorun şu ki, Saul Goodman da bu insani kırılganlığın içinden doğuyor.

Saul’u ilk tanıdığımızda Breaking Bad evreninde parlak takımları, neon tabelaları ve ucuz sloganlarıyla neredeyse karikatürize bir figürdü. Better Call Saul ise bu maskeyi yavaş yavaş söküyor. O parlak renklerin altında, sürekli takdir edilmek isteyen, reddedilmekten korkan ve her kestirme yolu “hak edilmiş bir fırsat” gibi gören bir adam var.

Dizi burada acele etmiyor. Jimmy’nin her küçük tavizi bir sonraki kırılmanın provası gibi. Bir müvekkile söylenen ufak bir yalan, sistemle oynanan küçük bir oyun, “iyi niyetli” bir manipülasyon… Hepsi Saul’un doğum sancıları. Ve izleyici olarak en rahatsız edici eden şey şu: Jimmy’nin yaptığı birçok şeyi anlıyoruz. Onaylamasak bile anlıyoruz.

Bu anlayış, dizinin ahlaki gücünü oluşturuyor. Hatta bazen kendinizi sorgulatıyor.

Yavaşlığın cesareti

Better Call Saul’un en tartışmalı yönlerinden biri temposu. İlk izleyişimde yarıda bırakmamın sebeplerinden biri de buydu. Özellikle ilk sezonlarda bilinçli bir ağırkanlılık hâkim. Kamera uzun süre sabit kalıyor, karakterler susuyor, bir mekânın boşluğu anlatının parçasına dönüşüyor. Sabırsız izleyici için bu yavaşlık zorlayıcı olabilir. Ancak dizi tam da bu ritim üzerinden karakter inşa ediyor.

Çünkü bu hikâye büyük olaylardan çok küçük kararların hikâyesi. Bir evrakın değiştirilmesi, bir telefonun açılmaması, bir cümlenin yarım bırakılması… Dizi dramatik anları bağırarak değil, fısıldayarak veriyor. Böylece Jimmy’nin dönüşümü bir “şok” değil, kaçınılmaz bir sonuç gibi ortaya çıkıyor.

Bu tercih, yapımı yalnızca bir hukuk draması olmaktan çıkarıp neredeyse varoluşçu bir metne dönüştürüyor. Kamera çoğu zaman karakterleri kadrajın köşesine sıkıştırıyor ve geniş planlarda insan figürü küçülüyor. Bu görsel dil de işte bireyin sistem karşısındaki yalnızlığını somutlaştırıyor.

Kim Wexler

Jimmy’nin hikâyesi Kim Wexler olmadan eksik kalırdı. Kim, dizinin en karmaşık figürlerinden biri. Disiplinli, rasyonel ve kontrollü bir avukat olarak karşımızda. Jimmy’nin dağınık enerjisine karşı denge unsuru gibi. Ancak zamanla bu denge bozuluyor.

Kim’in dönüşümü, Jimmy’ninkinden belki de daha sarsıcı. Çünkü o, izleyicinin rasyonel tarafını temsil ediyor. Onun risk alması, onun sınır ihlalleri, seyirciyi daha fazla rahatsız ediyor. Jimmy zaten “kaymaya meyilli” biri, Kim’in tercihleri ise bilinçli olduğu için zamanla endişe verici bir hale geliyor.

Özellikle son sezonlarda Kim’in içsel çatışması, sessizlikler üzerinden anlatılıyor. Bir ofiste tek başına oturduğu an, bir imza atmadan önce duraksadığı an, Florida’daki sıradan hayatının mekanik tekrarlarını gördüğümüz an… Tüm bu sahneler, bir karakterin kendi vicdanıyla mücadelesini gösteriyor. Dizinin en çarpıcı sahnelerinden biri de final sezonundaki mahkeme salonu. Hem iki karakterin yolculuğunu düğümleyen hem de isteseniz bile aklınızdan çıkaramayacağınız, özetle içinize oturan o ana ev sahipliği yapıyor.

Jimmy’nin Saul maskesini bırakıp James McGill olarak konuştuğu o sahne bir zafer değil, bir kabul. Kim arka sıralarda sessizce otururken, altı sezon boyunca biriken tüm yalanlar ve kaçışlar tek bir itiraf cümlesinde çözülüyor. Bu an, dizinin dramatik doruk noktası olarak açıklanabilir ama aynı zamanda ahlaki tezidir de:

Kaçış sonsuz değildir.

"Zaman makinesi"

Geri dönebilseydin neyi değiştirirdin?

Bu soru göründüğünden çok daha güçlü çünkü karakterlerimizin özünü açığa çıkarır. Basit bir nostalji değil, bir muhasebe yaptırır. Kimi para der, kimi güç, kimi kaybedilen bir ilişki… Ancak asıl mesele şudur: Geri dönüş mümkün değildir.

Özellikle siyah-beyaz Gene Takavic bölümleri, Jimmy'nin pişmanlığının görsel ifadesi gibidir. Renklerin çekildiği bir dünyada Jimmy artık Saul değildir; ama Jimmy de değildir. Arada kalmış bir gölgeye dönüşmüştür. Pastanın üzerindeki şekerlemeler, neon tabelalar ve ucuz reklam sloganları gitmiş ve geriye yalnızca sonuçlar kalmıştır.

Bu estetik tercih, film noir geleneğini çağrıştırırken aynı zamanda karakterin içsel boşluğunu da yansıtır. Siyah-beyaz dünya, ahlaki gri alanların ironik bir görselleştirmesidir. Çünkü Jimmy’nin hikâyesi siyah ve beyaz arasında değil; tam ortasında yaşanır.

Breaking Bad

Better Call Saul, selefiyle kurduğu bağları nostaljik bir selamdan öteye taşır. Eski karakterlerin ortaya çıkışını yalnızca hayran servisi değil, dramatik bir gereklilik olarak yorumlamak gerek. Bu kesişmeler hikâyenin kaderini hatırlatır. İzleyici geleceği bilmektedir. Saul’un nereye varacağını, Walter White’ın gölgesinin ne kadar ağır olduğunu...

Bu bilgi, dizinin trajedisini derinleştiren şeydir. Çünkü Jimmy’nin her “masum” adımında, ileride yaşanacak çöküşü görürüz. Dram da zaten burada ortaya çıkmaz mı? Kaçınılmaz olanı izlemekle.

Bir kurtuluş mümkün mü?

Finale yaklaştıkça temel soru şuna dönüşür: Jimmy kurtulabilir mi? Yoksa Saul gerçekten gider mi?

Dizi bu soruya kolay bir yanıt vermez. Ne romantik bir arınma sunar ne de abartılı bir trajediye yaslanır. Onun yerine daha dürüst bir yerde durur. Jimmy’nin itirafı bir kahramanlık gösterisi değildir. Aksine, tüm maskelerin düşürüldüğü bir çıplaklık anıdır. O an, Jimmy ilk kez bir rol oynamaz. İlk kez kendini savunmaz. İlk kez manipüle etmez. Sadece kabul eder.

Sessiz bir miras

Better Call Saul bittiğinde büyük bir patlama, devasa bir şok ya da unutulmaz bir aksiyon sahnesi değil, geriye sadece bir yüz kalıyor. Jimmy McGill’in yorgun bakışı. Ve bu dizi de böyle, sabrederek iz bırakıyor.

Belki de onu özel kılan tam olarak bu. Modern televizyonun hız çağında, yavaş olmayı göze alan bir anlatı. Büyük kötülükler yerine küçük zaaflara odaklanan bir trajedi. Maskelerin ardındaki vicdanı, bağırmadan gösteren bir hikâye.

Better Call Saul yalnızca Saul Goodman’ın nasıl doğduğunu değil, Jimmy McGill’in nasıl kaybolduğunu, sonunda da nasıl geri dönmeyi seçtiğini anlatır. Ve dizi bittiğinde, Saul’u değil Jimmy’yi hatırlarsınız.

Paylaş