Josh Safdie’nin yönetmen koltuğunda yer aldığı ve vites küçültmeden gaza bastığı yeni projesi Marty Supreme, izleyiciyi tek bir oyuncunun masa etrafında dönüp durduğu 149 dakikalık bir masa tenisi yarışının fanatik enerjisine hapsediyor. Ama ilginç bir şekilde minimum masa tenisi sahnesi ile...

🏓
Yazı, Marty Supreme'e dair spoiler içermiyor.

Film, alışılagelmiş bir biyografi ya da spor draması olmanın çok ötesinde; çılgın felaketler ve kargaşalarla dolu bir maraton olarak tanımlamak çok daha doğru olacak. Kimsenin yemek yemeye, uyumaya ya da soluklanmaya vaktinin olmadığı bu evrende, zamana karşı yapılan o gülünç ama bir o kadar da hayati yarışın içinde buluyoruz kendimizi. Safdie, kamerayı bir raket gibi kullanarak seyirciyi sürekli bir sağa bir sola savururken, perdedeki enerji bir an bile geri düşmüyor.

Bir on kilo alsa günümüzün belki en gözde jönü olabilecek ama hala 17 yaşında görünen Timothée Chalamet, entelektüel gözlükleri, korkunç bıyığı ve minik bir çizgi film karakterini andıran o şahsına münhasır fiziğiyle, geveze Marty Mauser’ı adeta yaşıyor. Karakterin 1950’lerde yaşamış, hilekarlıklara, bahislere ve gösterişli hareketlere meyilli gerçek hayattaki masa tenisi şampiyonu Marty "The Needle" Reisman’dan esinlenmiş olması, Chalamet’nin performansına tarihsel bir derinlik katıyor. Hiç öyle görünmese de oyuncunun içindeki o dev enerjisi, Marty’nin içindeki durdurulamaz hırsla birleşince ortaya hem komik hem de son derece trajik bir figür çıkıyor. Chalamet, karakterin narsisizmini ve kırılganlığını öyle dengeli iletmiş ki, her hatasında hem ona kızıyor hem de bir şekilde yoluna devam etmesini istiyoruz.

Turuncu tenis topları ve 1950'lerin New York'u

Filmin dünyasına girdiğimizde takvimler 1952’yi gösteriyor; Marty, New York’ta sıradan bir ayakkabı dükkanında çalışan genç bir Yahudi. Ancak onun zihni ayakkabı numaralarında değil, yeni yeni popülerleşen masa tenisi sporunda dünyayı fethetme hayallerinde geziyor. "Marty Supreme" adını verdiği kendi top markasının patentini alma tutkusu, aslında onun hayattaki varlık kanıtlama çabasının fiziksel bir tezahürü gibi. Evli çocukluk aşkı Rachel ile yaşadığı ilişki ve Wembley’deki şampiyonaya katılmak için biriktirdiği her kuruş, Marty’nin kendi yarattığı dar ama yüksek gerilimli dünyadan çıkış bileti arayışını temsil ediyor.

Safdie’nin sinema dili, karakterin sıkışmışlık hissini sağlam bir zeminde olmama haliyle harika bir şekilde görselleştiriyor. Özellikle Chalamet’nin bir köpek, bir küvet ve son derece pis olan bir otel odasında geçen nefes kesici sahnesi, filmin tonunu belirleyen en önemli anlardan. Bu sahne, filmin bir sporcu hakkında olmadığını, aynı zamanda bir şehrin arka sokaklarında kaybolan ve kendini arayan bir ruhun çevresine verdiği zararı da konu ediniyor. Hangi durum içerisinde olursa olsun zemin Marty'nin ayakları altından her an kayabilir ve siz de tüm filmi bu şekilde diken üstünde izliyorsunuz.

Wembley’den Broadway’e

Marty’nin İngiltere’ye, hayallerinin peşinden gidişi ise vaat edilen parayı almasından itibaren başlayan bir dizi tuhaf kargaşanın fitilini ateşliyor. İngiliz spor gazetecilerini, takım arkadaşlarını hatta Hitler üzerinden yaptığı kaba şakalarıyla şok edişi, Marty’nin sosyal normları hiçe sayan kışkırtıcı kişiliğini gözler önüne seriyor. Bu küstahlık da onun sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda ilgi odağı olmak için her şeyi yakabilecek bir şovmen olduğunu gösteriyor. Ritz Oteli’nde bedava bir oda ayarlamak için sergilediği kurnazca ve gösterişli tavır, hayatta kalma reflekslerinin ne kadar keskin olduğunu da kanıtlıyor.

Hikayeye Gwyneth Paltrow’un canlandırdığı emekli film yıldızı Kay Stone’un dahil olması, filmin tansiyonunu da üst seviyeye taşıyor, çünkü Marty'nin artık yeni bir hedefi var. Paltrow, emeklilikten şık bir geri dönüş yaptığı rolünde, Marty’nin narsisizmine karşı mükemmel bir denge unsuru oluşturuyor. Onun Kay’e karşı geliştirdiği saplantı ve Kay’in Broadway çıkışında seyirciler arasındaki şaşkın görüntüsü, bir süre aklınızdan çıkmayacak türden. Tabi ara sıra ana karakterimizin müthiş kaşına (tek çünkü) yapılan kamera zoomları da öyle...

Maske altındaki varoluşsal kargaşa

Filmin komik ve absürt etkisi, aslında meselenin masa tenisiyle ilgili olmadığı gerçeğinin yavaş yavaş farkına varmamızda gizli. Marty Supreme, geleneksel bir spor filmi gibi davranmayı açıkça reddediyor; ne o bildiğimiz antrenman görüntülerini görüyoruz ne de Marty’nin teknik detayları seslendirmeyle anlattığı didaktik anları. Burada büyük bir reddediş ve kendi yolunu çizme pahasına her şeyi yıkma arzusu var. Japonya’nın süperstarı Koto Endo ile yapılan o felaketle sonuçlanan maç, Marty’nin sadece rakipleriyle değil, kendi yetersizlikleriyle de çarpışmasının bir sembolü haline geliyor.

Koto Endo karşılaşmasının ardından gelen sponsorluk krizleri ve Milton karakterinin bağnaz tutumu, Marty’nin dünyasının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Milton, Marty'ye karşı olan tavrıyla, o dönemin toplumsal engellerini ve önyargılarını temsil ederken; Marty’nin ABD’ye döndüğünde Kay'den rövanş maçı için para koparma çabası tam bir kaosa evriliyor. Durmaksızın süren kargaşa, filmi bir spor başarısı öyküsünden çıkarıp, bitmek bilmeyen bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor. Safdie, bu süreci öyle bir ritimle kurgulamış ki, seyirci olarak biz de Marty ile birlikte nefes nefese kalıyoruz.

Yüksek voltajlı vuruşlar

Eser miktarda rastladığımız maçları bir kenarı bırakırsak, masa tenisine benzeyen asıl şeyin filmin ritmi olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı bir maç gibi gürültülü, baş döndürücü ve her alanda büyüleyici bir karşılıklı vuruş hissi yaratıyor. Onurlu gururlu başarısıyla öne çıkan bir sporcu değil, Marty 1950’lerde bu yolu açan ama kimsenin gerçekten güvenmediği, kınanmaya değer bir öncü olarak karşımızda duruyor. Bu yüzden de başarısı bile bir tartışma konusu. Chalamet, öfke ve kendine acıma duygusuyla beslenen, adeta durdurulamaz bir enerjiye sahip olan bu karakteri canlandırırken kariyerinin en olgun ve riskli performanslarından birine imza atmış.

Paltrow ise bu noktada Marty’nin enerjisini dengeleyen, ona ayna tutan bir güç olarak karşımızda. Şehvetli, sakin ve eğlenceli tavrı, Marty’nin o bitmek bilmeyen "ihtiyaç duyma" haline şifa değil, bir meydan okuma olarak dönüyor. Film, karakterler arasındaki bu dinamikleri anlatırken sinemasal dilini de o "karşılıklı vuruş" ruhuna dayandırıyor. Her sahne, sanki bir sonraki hamlenin ne olacağını kestiremediğimiz bir ralli gibi tasarlanmış. Bu da Marty Supreme’i sadece izlenen bir film değil, fiziksel olarak hissedilen bir deneyim haline getiriyor.

Finalin yankısı

Filmin sonuna geldiğimde açık konuşmak gerekirse kafamda büyük bir çınlama vardı. Yaşanan felaketler, şok edici çaresizlikler ve Marty’nin bitmek bilmeyen açlığı... Hayatındaki her şeyin, tıpkı o patentli masa tenisi topları kutusunun pencereden dışarı atılması gibi çöpe atılmak üzere olduğunu hissederken, Safdie bize bir mucize sunuyor. Minik kahramanımız, her ne hikmetse bir şekilde geri dönmeyi başarıyor. Filmin son sahnesindeki o içimize işleyen olgunluk, başlangıçtaki o çılgın enerjinin nasıl bir karakter gelişimine evrildiğinin de en güzel kanıtı.

Marty Supreme, bu yılın onca iddialı yapımı arasında benim için sadece bir film değil, sinemanın ne kadar vahşi ve canlı olabileceğinin bir hatırlatıcısı oldu. Kim ne derse desin, saf ve ciddi anlamda dürüst olan bu çılgınlık, bu yılki Oscarların "En İyi Film" kategorisindeki favorim. Marty Supreme, izleyicinin ruhunda bıraktığı izle, yıllarca üzerine konuşulacak bir başyapıt niteliğinde. Raketlerin sesi belki diner, ama Marty’nin o masanın etrafında yarattığı kaosun yankısı uzun süre akıllardan çıkacak gibi değil.

Paylaş