Marvel Sinematik Evreni, son yıllarda devasa kozmik tehditler ve karmaşık zaman çizgileri arasında biraz nefes nefese kalmış gibi görünüyordu. Ancak geçtiğimiz hafta izleyiciyle buluşan Wonder Man, stüdyonun yeni yollar deneyerek neyi amaçladığını nihayet tam anlamıyla kanıtlayan bir iş olmuş.
Sekiz bölümlük bu mini dizi o kadar nadir bulunan bir tür ki, ona MCU’nun kendi içine dönük, bağımsız ve tertemiz bir hikayesi demek hiç de yanlış olmaz. Brad Winderbaum’ın başlangıçta vaat ettiği "ödev yapmanıza gerek kalmadan izleyebileceğiniz hikayeler" sözü, bu sefer gerçekten karşılığını bulmuş gibi görünüyor.

Shang-Chi ve On Halka Efsanesi yönetmeni Destin Daniel Cretton ve Andrew Guest tarafından yaratılan dizi, hem tarz hem de içerik açısından önceki Marvel yapımlarından radikal bir kopuşu temsil ediyor. MCU’nun tipik "dünyayı kurtarma" telaşına kıyasla buradaki riskler neredeyse komik derecede küçük ve bu durum dizinin en büyük kozu haline geliyor. Tüm sezon, Yahya Abdul Mateen II'nin hayat verdiği Simon Williams’ın Hollywood’un acımasız dişlileri arasında kendine yer edinmeye çalışmasını ve klasik bir süper kahraman filminin yeniden çevriminde başrolü kapma mücadelesini konu alıyor.
Hollywood hicvi

Dizinin en büyük başarılarından bir diğeri, süper kahramanlığı mistik bir lütuf değil, bir "iş" olarak ele alıp ikinci, hatta üçüncü plana atmış olması. Yaklaşık 30 dakikalık bölümler, Simon’ın seçme süreçlerine, profil yazılarına ve sektördeki yükselişine odaklanıyor. Bazı bölümler, bir süper kahraman hikayesinden çok, keskin bir sektör eleştirisi sunuyor. Entourage, The Studios ve hatta BoJack Horseman izleyicileri için sektörel ve tanıdık terimleri karşımıza çıkartıyor. Ve tıpkı burada da riskler, evrenin yok olması değil; bir yönetmeni etkileyememek ya da bir röportajda yanlış kelimeyi seçmek kadar "düşük" ama karakter için bir o kadar da hayati işte.
Bu daraltılmış kapsam, MCU’nun o gürültülü yapısından sıyrılıp Simon’ın iç dünyasına derinlemesine dalmamıza olanak tanıyor. Simon Williams’ın iyonik güçleri olsa da, en büyük savaş kameraların önünde ve ajansların bekleme salonlarında veriliyor. Dizinin düşük riskli ama yüksek duygulu yapısı, onu son yılların en samimi işlerinden biri haline getirmiş. Marvel’ın ihtiyacı olan şeyin büyük patlamalar değil, iyi yazılmış karakter dinamikleri olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
"Eskimiş Yıldız" trajedisi

Dizinin asıl bombası ve Bojackvari depresif dokunuşu, şüphesiz Ben Kingsley’nin canlandırdığı Trevor Slattery ile geliyor. Trevor, Simon için sadece bir arkadaş değil; sektörün nasıl bir öğütücü olduğunun kanlı canlı ve eksantrik bir kanıtı. İkilinin arasındaki kimya, Eşek ve Shrek, Batman ve Robin, Fred ve George kadar içten bir ikili sunmasa da, birlikte dizinin duygusal omurgasını oluşturan başarılı bir yol izliyorlar. Trevor’ın kendine has "metot oyunculuğu" takıntısı ve geçmişteki hatalarıyla kurduğu ilişki de anlatıya beklenmedik bir derinlik katmış.

Kingsley ve Abdul-Mateen II arasındaki bu manyetik çekim, diziyi basit bir komediden çıkarıp gerçek bir karakter dramasına dönüştürüyor. İki aktörün kariyerlerinin zıt uçlarında buluşması, oyunculuk aşkı ve yalnızlık üzerine kurdukları o sessiz bağ, izleyiciye bir süper kahraman aksiyonundan beklenmeyecek bir duygusal tatmin sunuyor. Trevor’ın ikiyüzlülüğü ile Simon’ın dürüstlüğü arasındaki gerilim, her sahneyi keyif alınası birer an haline getirmiş.
Formülleri darmadağın eden bir stil

Teknik açıdan Wonder Man, Marvel’ın bazen boğucu olan görsel standartlarını elinin tersiyle itiyor. Çoğu MCU dizisi, finalde o kaçınılmaz CGI cümbüşüne teslim olurken bu dizi vizyonuna sonuna kadar sadık kalıyor. Stella Meghie’nin yönetmenliği, Hollywood’un hem ışıltısını hem de o soğuk, gri gerçekliğini çok iyi yansıtıyor. Dördüncü duvarı yıkmaya gerek duymadan, izleyiciye "biz bir oyunun içindeyiz" hissini karakterlerin duyguları üzerinden vermeyi başarıyor. Ekranda bir anda beliren o Pulp Fictionvari Wonder Man yazısına da hayran kaldım; şahane bir tercih.

Dizinin son bölümleri, izleyiciyi bir aksiyon finaline değil, bir kefaret anına hazırlıyor. Sırf dövüş sahnesi olsun diye uydurulmuş aksiyonlara yer olmaması da büyük bir artı. Bunun yerine, geleneksel süper kahraman sonlarını alt üst eden, zekice kurgulanmış ve karakter gelişimine hizmet eden bir kapanış izliyoruz. Bu tutarlılık, Wonder Man’i Marvel’ın en "olgun" işleri arasına yerleştiriyor; çünkü o, ne olduğunu çok iyi biliyor ve başka bir şeye dönüşmeye çalışmıyor.
Kefaret ve maskelerin ötesi

Hikayenin zirve noktasında, Simon’ın gerçek güçlerini bir kahramanlık eylemi için değil, bir dostunu kurtarmak için kullanması, dizinin insan odaklı yapısını perçinliyor. Trevor’ın da kendi geçmişiyle yüzleşerek yaptığı fedakarlık, karakterinin MCU’daki o tuhaf yolculuğunu muazzam bir şekilde tamamlıyor. Böylelikle Wonder Man'in, sadece bir süper kahraman dizisi olmadığını, aynı zamanda maskelerin arkasına saklanan insanların, o maskeleri ne zaman ve neden indirmeleri gerektiğine dair bir hikaye olduğunu görmüş oluyoruz.
BoJack melankolisi

İşte bu noktada dizi, BoJack Horseman ile o meşhur "şöhret melankolisinde" buluşuyor. Simon Williams, iyonik güçlerine ve fiziksel görkemine rağmen, içten içe "Gerçekten yeterli miyim?" sorusuyla boğuşan, varoluşsal sancılar çeken bir figür. BoJack’in tanıdık, yer yer umutsuz ve onaylanma açlığı çeken ruh hali; burada süper kahramanlık maskesinin arkasına gizlenmiş gibi. Şöhretin aslında hiçbir şeyi tamir etmediğini, aksine insanın kendiyle olan kavgasını daha da gürültülü hale getirdiğini izlerken, Simon’ın depresif ama bir o kadar da dürüst hallerinde kendimizden parçalar bulmak çok mümkün.
Işıklar sönerken, asıl kahraman kim?

Wonder Man, Marvel’ın dizileri devasa evrenin birer dişlisi olarak görmekten vazgeçtiğinde ne kadar harika işler çıkarabileceğinin kanlı canlı bir kanıtı. Sönük pazarlama kampanyasına rağmen, bu dizi kulaktan kulağa yayılarak bir kült haline gelmeye aday. Marvel’ın "dizi" yapmayı gerçekten öğrendiği, hikayeyi değil karakteri merkeze aldığı bir dönüm noktası adeta.

Finalde şunu da sormak gerek, Marvel evreni devasa patlamalarla genişlerken, Simon Williams neden bu kadar değerli? Çünkü o sabahları yataktan kalkmak için kendine yalanlar söyleyen, kirasını dert eden ve iyonik güçlerinden çok "onaylanma ihtiyacıyla" boğuşan, bizden biri. Marvel’ın kurtarılmaya ihtiyacı olan galaksilerden ziyade, bazen sadece dürüst bir çift göze ihtiyacı varmış. Simon Williams gözlüklerini takıp o son sahneye çıktığında anlıyoruz ki; asıl kahramanlık dünyayı kurtarmak değil, Hollywood’un o sahte ışıkları altında kendi ruhunu kaybetmeden kalabilmekmiş. Perde kapandığında alkışlar Simon’a, hüzün de bize kalıyor elbette. Yine.

Yorumlar